2010 Bostancı Gösteri Merkezi Hakkında

ŞEBNEM FERAH’IN “BENİM ADIM ORMAN” ALBÜMÜNÜN GALA KONSERİ

9 OCAK 2010 CUMARTESİ: Bugün anneannem İzmir’e dönmek için yola çıktı. Ben de kahvaltımı eder etmez Şebnem Ferah’ın “Benim Adım Orman” albümünün gala konseri için hazırlandım. Heyecanlıydım. Çünkü 1999 yılından beri konserlerini takip ettiğim Rock Müziğin Kraliçesi’ni en son bizim binaya “Beyaz Show” için Lost dizisinin Sawyer’ı “Josh Holloway” ile 2008 yılında geldiğinde görüp canlı performansını izlemiştim. Yani 2009 yılı boyunca onu hiç görmemiştim. “Güldünya Şarkıları” konserine gitmek istesem de nasip olmamıştı. Yani Beyaz Show’u saymazsak, onun konserine en son DVD’si de çıkan ve yine Bostancı Gösteri Merkezi’nde gerçekleşen 2007 performansına gitmişim. Bel çantamı bulup düzenleyip, dijital fotoğraf makinamı Hülya’ya sorduktan sonra koyup Levent’e doğru yola çıktım. Şimdi diyeceksiniz ki; “Neden Bostancı’ya değil?”… Çünkü 1’de saç bakımı randevum vardı. Konser alanında kulis için kura çekilecekti. Bizim siteden (yani www.sebnemferahclub.com ‘dan) 2 kişi girebilecekti ama 3 kişi çıkma ihtimaline karşı yedek de seçilecekti. O yüzden bana çıkma ve çıkmama ihtimallerine karşı Kanyon’daki D&R’dan Şebnem Ferah’ın 10 Mart 2007 konserinin CD’sini aldım. Ben girsem de, girmesem de imzalatacağımı düşünüyordum. Aslında yanımda “Benim Adım Orman” CD’sini getirecektim ama unutmuşum. O yüzden tekrar “Benim Adım Orman”ı almaktansa bende sadece DVD’si bulunan live albümü almaya karar verdim. Ben CD’sini VCD sandığımdan dolayı almamıştım “Nasıl olsa DVD’sini aldım” düşüncesiyle. Meğersem normal müzik CD’siymiş. Koyu bir Şebnem Ferah hayranı olmama rağmen bunu yeni öğrenmiştim. Sonra kuyrukta yemek yiyemeyecek olmamdan dolayı akşama da midem beni idare etsin diye Burger King’de Steakhouse Burger Menü yedim. Biraz bol kalorili oldu ama akşam doğal olarak yemek yiyemeyecektim. Neyse, herhalde en çok Şebnem Ferah konserini Bostancı Gösteri Merkezi’nde izlemişimdir ve yerleri bende hep ayrı olmuştur. Çünkü 1999’da ilk izlediğim Şebnem Ferah konseri Bostancı Gösteri Merkezi’ndeydi. Yani onu ilk gördüğüm yer orasıydı. 2006’nın başlarında kulise girip Şebnem Ferah’la ilk kez tanışıp fotoğraf çektirdiğim, ondan imza aldığım, parmağına kuru kafa yüzüğümü taktığım yer yine orasıdır. En önemlisi 2006’nın sonlarında www.sebnemferahclub.com üyelerinin yaptırdığı 10. yıl plaketini Şebo’ya sunduğum yer orasıdır. 2007’de gittiğim Bostancı Gösteri Merkezi konseri de DVD haline getirilmiştir ve bu DVD fikrini ilk olarak 2005’te CNN Türk’e www.sebnemferahclub.com olarak gönderdiğimiz soruların birinde ben ortaya atmıştım. Bu seferki o kadar özel olmayacaktı ama yine de “Benim Adım Orman” albümünün gala konseri olması nedeniyle önemliydi tabii ki… Zaten nerede olursa olsun, her Şebnem Ferah konseri özeldir tabii ki… Ama en özel hatıralarım Bostancı’da olmuştu. Bu sefer Bostancı’ya deniz otobüsü ile değil, önceki konserlerde henüz icat olmamış olan metrobüs ile gittim. Daha doğrusu Kadıköy’e gittim. Bostancı’ya metrobüs yok. Kadıköy’den minibüsle Bostancı’ya geçtim. Karşılaştırma yapacak olursam, kara yolu ile çok trafik oluyor, deniz otobüsü daha hızlı varıyor ama deniz otobüsünün de kalkış saatlerinin arasında çok fark var. Oraya vardığımda saat 4’e çeyrek vardı. Hemen Hülya’yı aradım. Nerede olduğunu sordum. Sıranın en önünde olduğunu söyledi. Konser sonrası kuliste www.sebnemferahclub.com olarak verilecek bonzai ağacını ve makinalarını kulise bırakmışlar. “Neee?” dedim. “Benim getirdiğim makinamı nasıl sokacağız?” diye sordum. “Kapşona falan koyarız” dedi. Fakat sıra izdihamında düşmesinden ya da fark eden biri tarafından yürütülmesinden korktuğum için bel çantamın arka gözüne koydum. Çantamı açtığımda ana göz ve ön cepler nedeniyle fark etmeyeceklerdi.
Yalnız eskilerden çok fazla kişiyi göremedim sırada. Eskiden Şebnem Ferah konserlerini için sıraya geldiğimde “Aaa, TST geldi arkadaşlar” derlerdi. Beni daha önceden tanıyan, ya da internetten tanıyıp da ilk kez gören çeşitli sitelerden üyeler alkışlarlardı. Bir sürü kişiyle merhabalaşmaktan, konuşmaktan sırada geçen zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdım. Fakat bu sefer kitle epey bir yenilenmiş olmalı ki kimse yüzüme bile bakmıyordu. Tabii ki beni internetten tanıyan ama ilk kez tanışan bir iki kişi oldu. Hatta konserden sonra biri yanıma gelip “Sen beni tanımıyorsun ama ben seni tanıyorum. Chatleşmiştik hatta” diye benimle tanışmak istedi. Yine de eski popülerliğim bir başkaydı tabii. Ehuehuhe. 😀 Neyse, eskisi gibi olsa yine utanırdım zaten. Fakat sırada çok ilginç bir olay yaşadım. Yanımdaki fanlardan birisi sabahtan beri ayakta beklemekten çok yorulmuş olacak ki farkında olmadan bir elini arkadaşının, diğer elini benim omzuma dayadı. Onların yüzüne dikkatli bakmamıştım. “Arkadaş, kusura bakma, sana da dayandık” diye elini çekti. Ses ve konuşma tarzı aynen bizim MJ-Huseyin gibi… Göz ucuyla bakıp “Önemli değil” deyip kafamı tekrar öne çevirdim. Fakat kafamı öne doğru çevirmemle dehşete kapılıp tekrar kafamı dönmem ve fal taşa gibi ona bakakalmam bir oldu. Çünkü sadece konuşması değil, her şeyi Hüseyin’e benziyordu. Gözleri, burnunun şekli, uzun saçlı ve sakallı olması, dişleri, tavırları, gözlerini kısarak kafasını kaldırıp bakması falan, resmen Hüseyin’in klonu gibiydi. “Aaa, sana bir şey söyleyeceğim. Sen benim bir arkadaşıma öyle çok benziyorsun ki… Adı Hüseyin Karanfil. ‘Yetenek Sizsiniz’ yarışmasında çıkıyor” dedim. “İlginç. Peki yeteneği ne o arkadaşının?” diye sanki bir şey biliyormuş da emin olmak istiyormuşcasına bir ses tonuyla karşılık verdi. O sırada yanındaki arkadaşları da onun “Aslında o yarışmacı benim” esprilerine karşılık “Hayır sen değilsindir. Çünkü sen ‘yeteneksizsin’” diye takılıyorlardı. Şivesinin bile benzediği bu kişiye “Michael Jackson dansı” diye cevap verdim. “Evet, biliyorum. Arkadaşlarım izlemişler, bana bahsetmişlerdi. Ama ben görmedim” dedi. Demek ki tesadüfen yarışmada Hüseyin’i gören o çocuğun arkadaşları da büyük benzerliği fark etmişlerdi. Hemen aklıma Hüseyin’in cep telefonumdaki profil resmi geldi. “Dur sana onun fotoğrafını göstereyim” diye ekranı onun yüzüne çevirdiğimde şaşkınlıktan küçük dilini yutmaktan kurtulduktan sonra “Aaa, hakikaten benziyormuş lan” diye heyecanla fotoğrafı arkadaşlarına göstermemi istedi. Ekranı onlara döndürdüğümde gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Şoku üzerlerinden attıktan sonra “Aa. Ha ha ha ha!” diye gülme krizine girdiler. Espri yapma tarzı bile benziyordu. Her hareketinde dehşete kapılıyordum. Fotoğraf çekmeyi düşündüm ama tanımadığım için ayıp olur, yanlış anlar falan diye vazgeçtim. Arkadaşlarına “Kapılar açıldığında herkes Usain Bolt oluyor” derken bile ona çaktırmadan bakmaya çalışıyordum. Bu arada yıllar evvel Rock’n Coke’ta yine Hüseyin’e benzeyen birini görmüştüm. Hatta “Acaba Hüseyin mi?” diye bakakalmıştım. Acaba aynı kişi mi diye merak ettim şimdi. Tüh, keşke Rock’n Coke’a gidip gitmediğini sorsaydım. Hüseyin de çok merak etti. O çocuk Show TV’den, YouTube’dan falan Hüseyin’i izleyebilir ama Hüseyin’in onu görmesi için bir tesadüf daha gerekiyor.

19871_242646058890_836824_n
Neyse, Hülya www.sebnemferahclub.com ‘un konsere gelen seyirciler için özel olarak bastırdığı Şebnem Ferah’lı 2010 cep takvimlerini dağıttıktan sonra merakla beklenen anın gerçekleşeceğini “Arkadaşlar, kurayı çekiyoruz” diye Mutlu’dan küçük kura kağıtlarına ağaç hediyesi aktivitesinde tuzu bulunan üyelerin isimlerini yazmasını istedi. Kurada bir asil, bir de yedek üye belirlenecekti. Ben de kurada şansım artsın diye önemli olaylarda bilmeden hep tesadüfen elime alarak giydiğim (askerlik, dağıtım izni, diplomanın çıkması ve gidip almam, 10. yıl plaketi, dünkü olay gibi) ve bu yüzden uğurlu sweat-shirt’üm olarak adlandırdığım mavi sweat-shirt’ümü bu sefer bilerek giymiştim. Fakat demek ki bilmeden giymek gerekiyormuş. Çünkü ne asilde, ne de yedekte çıktım. Hülya benim D&R torbamı alıp içine kuraları koydu. Önce ilk kurada asilde Çağatay diye aktivitede tuzu bulunmadığı halde yanlışlıkla bir fan, yedekte ise seboguz nickli üyemiz çıktı. Tabii ki Çağatay diskalifiye oldu, yedek olan Oğuz da asil oldu. İkinci yedek ise “Kadın” nickli üyemiz oldu. Hülya yine de hepimizi sokmaya çalışacağını söyledi. Tabii ki benim bu sefer ümidim yoktu. Zaten o ağaçta tuzumun bulunması bile yetti bana… 3 kez kulise girmiştim. Artık başka konserlere kaldı. Michael Jackson anısına İpek Yeginsu tarafından Tekirdağ’da yapılan ve bu ay dikimine başlanan “Michael Jackson Hatıra Ormanı”nda 35 ağacım bulunmakta. Yıllar evvel fan club olarak yapmaya çalıştığımız ve benim de bağışlarımın bulunduğu “Şebnem Ferah Ormanı” projesi belki gerçekleşemedi ama bağışlarımız isimsiz de olsa ağaç olmuştur ve ben o ağaçları Şebo ormancığı olarak nitelendiriyorum. Tesadüfe bakın ki son albümünün adı da “Benim Adım Orman” oldu. İleride belki yine bir Şebo ormanı yapmaya çalışırız, foruma da yazmıştım ama en azından şimdilik güzel bir bonzai ağacı aldık ona… Yine payımın olması beni mutlu etti.
Millet “Biz önce geldik, siz sonra geldiniz. Nerede bu security? Security su işleri, fırçalayın dişleri” kavgası yaparken (son cümleleri ben ekledim tabii ki 😛 ) artık saat 19:00 olmuş, kapının açılma saati geldiğinden dolayı sabahtan beri üşüyerek bekleyen fanlar isyan etmeye, görevlilerle tartışmaya başlamıştı. Klasik yani… İri kıyım bodyguard’lar “Arkadaşlar son hazırlıkları yapıyor” diye açıklamaya çalışıyorlardı. Paniklemişlerdi. “E bunun saati belli değil miydi? Neden daha önceden hazırlanmadınız?” diye haklı olarak tepkiler geldi. Çünkü bariyerlerin yeni geldiğini ve yüklendiğini görmüştük. İzdiham olmasın diye sırayı demir parmaklıklar ardına aldılar. Taksit taksit insan alıyorlardı. Biz de en öndeydik. Fakat önde olmayanlar kenardaki açıklığa geçmişlerdi. Bizimkiler “Biz burada sabahtan beri bekliyoruz. Neden demir parmaklık ardında kaldık?” diye tepki gösterince bizi de oraya almak zorunda kaldılar. Daha sonra 3 kapıya dağıttılar. Geç de olsa içeri alındığımızda bir baktım, bu sefer de salon kapısı kapalı. Fırsat bu fırsat, hemen tuvalet işimi halledip sıraya geri döndüm. Hemen yanımda vestiyer vardı. Deneyimli bir seyirci olarak montumun fazlalık olacağını, koyacak yer bulamayacağımı, belime bağlayınca zorlanacağımı biliyordum. Vestiyere ilk montunu bırakan da ben oldum o yüzden… Son alan da ben olacaktım. 2 numarayı bana verdiler. Aklıma The Prisoner dizisi geldi. Hani dizide herkesin ismi yerine numarası var ama 1 numara yok, 2 numaradan başlıyorlar ya… Onun gibi… İçeri girdiğimizde bizimkileri kaybetmiştim. Gerçi sonra onları Şebo’ya göre sağ, bize göre sol olan tarafta gördüm ama yerimi kaybetmemem lazımdı. Çoktan içeride olan ve yer kapan seyirciler vardı. Herhalde torpille girmişlerdi. Şaşırdık “Bunlar ne zaman geldiler buraya?” dedik… Çünkü kapıdan ilk giren bizlerdik. Fakat yine de güzel bir yer tuttum. Yerim sahne önünün en ortasının ikinci sırasıydı. İçerisi çok sıcaktı. Hemen sweat-shirt’ümü çıkartıp belime bağladım. İyi ki içime mor Lost t-shirt’ümü giymişim. Zaten bilinçli bir seyirci olarak bilerek giymiştim. Önlem almayanlar pişecek ve konser esnasında bayılanlar olacaktı zaten. Erkekler şanslıydı, gömleklerinin düğmelerini açabiliyorlar, ya da tek atletle kalabiliyorlardı ama kızlar aynı şansa sahip değildi.
Yaklaşık iki saat de konser salonunda bekledik. Konserin başlangıç saati 21:00’di ama tabii ki her zamanki gibi aksadı. DJ’ler bizi “I Love Rock’n Roll” gibi şarkılarla oyalamaya çalışsalar da herkes Şebnem Ferah’ı bekliyordu. Milletin sabrı kalmamıştı. Her zamanki gibi ıslıklar, çığlıklar, tezahüratlar başlamıştı. Kalplerimiz Şebo’yu tekrar canlı olarak izleyecek olmanın heyecanıyla küt küt atıyordu. Işıklar sönünce kalplerimizin sesini duymaya başlamıştık. Ama bizim kalbimizin atması değilmiş bu güçlü ses… Dev ekranda bir kalp atıyordu. Sanki hislerimize tercüman olmuşlardı. Yaşım artık 29’a geldiği için gençlere “Eskiden ne enerji vardı bende. Artık sıra beklemekte zorlanıyorum. Ayaklarım şimdiden ağrıdı. Kim bilir konserde ne olacak belim falan… Bizden geçmiş artık. Oturarak konser izleyenlere anlam veremezdim ama yakında onların grubuna gireceğim galiba. 10 Mart konserini de oturarak izlemiştim. Gerçi ayakta yer kalmadığı için öyle olmuştu ama iyi ki öyle olmuş, çünkü izdiham vardı” diye yaşlı konuşmaları yapıyordum. Fakat yine de kendimi en önlerde bulmuştum. “Otursa mıydım acaba? Dayanacak gücüm kalmadı. Bir de eskiden sabahın köründe sıraya girerdik” diye düşünürken Şebnem Ferah’ı görmemle beraber ayaklarımın ağrısını unuttum ve o heyecan bana yine teenager enerjisi verdi. Tam tahmin ettiğim gibi giriş şarkısı “Merhaba” olmuştu. Forumda da “Bence Merhaba ile açar. Bundan daha iyi bir giriş şarkısı ismi olabilir mi?” diye yazmıştım. Bazıları bana katılıp play-list adaylarında ilk şarkıya “Merhaba” yazmışlardı ama bazıları “Giriş şarkısı sert olmalı” diye düşünüyorlardı. Fakat haklı çıktım. Son parçasının “Hoşçakal” olacağında hemfikirdik, orası kesindi tabii ki. Siyah sahne kostümüyle her zamanki gibi çok güzel gözüküyordu. Gerçi bazı kıskanan kızlar “Kesin botoks yaptırmış, ifadesi kalmamış” gibi dedikodular yapıyorlardı ama ben öyle düşünmüyorum. Sahne performansından bir şey kaybetmemiş, belki de üzerine eklemiş. Onun sesini canlı olarak dinlemeyi öyle çok özlemişim ki anlatamam… Ayrıca “Ömrümüzün yeşil gözlü bacısı, tekrar merhaba” pankartını gördüğümde “Yanlışlıkla Seda Sayan konserine mi geldim acaba?” diye kendi kendime yaptığım esprinin gerçekleşmemesi de ayrıca beni sevindirdi. 😛 Millet farklılık yaratmak için neler yapıyorlar… Fakat pankart sayısında bir azalma vardı önceki senelere göre… Bunu fan sitelerinin eskisi kadar aktif olmamasına bağlıyorum. Eskiden herkes özel basım pankart getirirdi. Böyle ellerle yazılmazdı. Neden fan siteleri bu kadar pasif kaldılar, biraz öz eleştiri yapmamız lazım tabii ki… Yine de biz elimizden geleni yaptığımız için vicdanım rahat tabii ki… “Burada en son DVD kaydı yapmıştık. O DVD’yi bıkmadan izlememin nedeni sizlersiniz.” gibi şeyler deyince herkes “Bu sefer de klip mi çekeceğiz?” diye düşündü ama yanıldılar. Neyse canım, o konsere gittiğim halde çıkmamama rağmen en azından İzmir konserinden önce gösterilecek videoda yer alacağım. 😀

Bu konser “Benim Adım Orman” albümünün ilk konseri olduğu için yeni albüme ağırlık verdi. Hemen hemen tüm şarkıları söyledi. Doğrusu da buydu tabii ki… Gala konserinde bir best of yerine albümün tanıtımını yapması isabetli bir seçimdi. İkinci şarkısı ilk klip şarkısı olan ve dinlerken aklıma Michael Jackson’ın geldiği “Yalnız” şarkısı oldu. Neden mi aklıma Michael Jackson geliyor? “Benim Adım Orman” adlı yeni albümünü çıktığı ilk gün almıştım ve “İstiklal Caddesi Kadar” adlı şarkısı başta olmak üzere hemen benimsemiştim. Albümündeki “Yalnız” şarkısını ilk duyduğumda, sanki Michael Jackson’ın ölümünü anlatıyor gibi gelmişti. Sanki ona yazılmış gibi… Çünkü o dans ediyordu. Fakat karanlıkta yalnız olarak dans ediyordu. Dünya’nın zirvesindeydi ama yapayalnız bir adamdı. Kimse onu anlamadı. Herkes önyargıyla yaklaştı. “Ona yazdı” demiyorum ama şarkının sözleri ona çok uygun… Şebnem Ferah, Blue Jean’deki röportajında “Keşke hiç olmasaydı dediğiniz olay?” sorusuna “Michael Jackson’ın ölümü” diye cevap verdiği için onun ölümünden esinlenmiş olabileceğini düşünüyordum. Belki de bambaşka birine yazmıştır da herkes dinlerken ölümüne üzüldüğü farklı bir kişiyi düşünüyordur. Neyse, üçüncü şarkısı albDSC02231üme de adını veren “Benim Adım Orman” şarkısı oldu. Şarkı bittikten sonra seyircinin güzel tepkileri üzerine duygulanan Şebo, “Benim bu şarkıda kastettiğim orman aslında sizlersiniz. Böyle bir ortamdan bahsediyordum.” deyince millet daha çok gaza geldi. Buket Doran ile beraber çok güzel bir davul show da yaptığı “İnsanlık” şarkısına geçtiğinde artık sıcaktan mahvolmuş durumdaydım. Bir tuhaflık vardı. Bu kadar sıcak olmamalıydı. Sıcak olacağını tahmin edip içime t-shirt giymiştim ama bu seferki farklıydı. Yeşil lazer ışıkları gözlerimi taradığımda çok korktum. Çünkü aklıma Rusya’daki disko olayı geldi. Bilmeyenler için anlatayım. Rusya’daki bir gece kulübündeki lazer show insanların gözlerini tarayınca kalıcı körlüğe neden olmuş. Tam bunları düşünürken gözlerimin kapanması ve yanması beni çok korkuttu. Meğersem alnımdaki terler gözüme girmiş. Şükrettim halime ama kışın ortasında bu sıcaklığın olması iyiye işaret değildi. Önceden de söyledim ama konserden sonra Hülya’nın arkadaşı olan bir güvenlik görevlisinden havalandırma sisteminin bozulduğunu ve bayılanlar olduğunu öğrenecektim. Zaten ben de bayılır gibi oldum. Tansiyonum falan düştü sıcaktan ama toparladım… Eskisi gibi tepinsem benim de başıma gelebilirdi tabii ki…
Şebnem Ferah’ın yeni albümü kimi hit severler tarafından tepki görmüştü. Fakat ben en başından beri bu albümün bir klasik olacağını iddia ediyordum. Bunu en güzel www.sebnemferahclub.com için görüşünü aldığım Işın Karaca özetliyor:

“Her zaman olduğu gibi Sevgili Şebnem beni olağan üstü perfomansı ile şaşırtmayı başardı.
Hala albümün dinleme safasındayım, anlamak zaman alıyor..
Ancak çok özlemiştim onun sesini..
‘Benim adım Orman’ kolay anlaşılmayan bir albüm, ama inanın böylesi daha güzel :)) Hemen anlarsak hemen tüketiriz..
Yolun açık olsun Şebom.. Seni çok seviyorum…

Işın Karaca”

Ben de çeşitli internet sitelerine ve maillerle görüşlerimi soran arkadaşlara bu albümün zamanla sevileceğini, “Perdeler” albümü ilk çıktığında da başta “Sil Baştan” olmak üzere albümün büyük tepki gördüğünü, fakat yıllar sonra yerden yere vurulan “Sil Baştan” şarkısının büyük bir hit olduğunu söylüyordum. Şebnem Ferah da aynı şeyleri söyledi. Albümü zamanla daha çok seveceğimizi ve örnek olarak da “Mesela ‘Sil Baştan’ 2001’de çıkmıştı” demesi beni çok şaşırttı. Bilmeden ikimiz de aynı örneği vermişiz. Bir ara “Acaba internetteki mesajlarımı mı gördü?” diye bile şüphelendim ama sonuçta yerinde bir örnek verdi. Daha sonra albümdeki favori şarkım olan “İstiklal Caddesi Kadar”ı plazmada Taksim görüntüleriyle söylediğinde adeta mest oldum. Gerçi zaten hep mest haldeydim. Ayrıca her şarkısında mutlaka arkada şarkının konseptine uygun bir görüntü oluyordu. Yıllardır ne zaman İstiklal Caddesi’nde yürüsem ve ünlülere rastlasam aklıma Şebnem Ferah gelirdi. “Acaba o da burada yürüyor mudur? Karşılaşma ihtimalim var mıdır?” diye düşünürdüm. Onun da yürüdüğünü 2009’un sonlarında bu şarkıyla öğrenmiş oldum. Belki de şapkayla kendini kamufle ediyordur da yan yana geçtiğimiz halde fark etmiyorumdur. Kesinlikle gizlenmesi lazım, çünkü fan kitlesi benim gibi daha çok İstiklal Caddesi’nde takılan tiplerden….
Ve işte konserin “Can Kırıkları” bölümü gelmişti. Arka arkaya “Can Kırıkları”, tam bir konser şarkısı olan “Delgeç” ve büyük bir hit olan “Çakıl Taşları”nı söyledi. Ardından “Kelimeler Yetse…” dönemini “Ben Şarkımı Söylerken”, 2003 yılında ilk elini tuttuğum şarkısı “Mayın Tarlası” ve yıllar evevl ilk duyduğumda beni derinden etkileyen, hala da etkilemeye devam eden “Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler” ile özetledi. Genelde bir çok fanın favori şarkısı içinde olduğu halde üvey evlat muamelesi gördüğünü düşündüğüm ikinci albümü “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum”a yer vermeyen Şebnem Ferah, “Perdeler” albümünden yalnızca iki şarkısına yer verdi. Bunlar “Sigara” ve yıllar sonra hit olan “Sil Baştan”dı. Millet yasalarla daha çok ağırlaştırılmış sigara yasağına rağmen yine sigara yaktılar. Sigaraya karşı olsam da milletin çekimlerine ses çıkarmadığı halde benim çekimlerine laf sokan güvenlik görevlisinin sigara içenlere karşı aciz mücadelesi bana ister istemez “Allah’ın sopası yok” felsefesini düşündürttü. Ardından konserin en çok istek alan ikinci şarkısı (birinci şarkısı “Eski”ydi de) “Mahalle” ile yeniden yeni albüme geçti. “Serapmış” ve “Uçurtma”dan sonra konserin en can alıcı noktası olan “Ateşe Yakın”a geçti. Bu şarkıyı yazdığı kişi artık babası mıdır, ablası mıdır bilmiyorum ama çok özel birine yazmış olmalı ki gözyaşlarına hakim olamadı ve şarkıyı ağlayarak söyledi. Tıpkı önceki konserlerinde ablasına yazdığı “Deli Kızım Uyan”da ağladığı gibi… Ben de ağlayacak gibi oldum ama sıcaktan terlemem ve ezilerek ayakta durmamdan dolayı kaskatı kesilmem bunu engelledi. Fakat başka ağlayanlar olmuş. Herkes “Ağlama Şebooo!!! N’oluur! Dayanamam ben!!! Sil gözyaşlarını” falan diye bağırıyordu. Fakat Şebo transa geçmişti. Ardından hemen hemen herkesin favori albümü olan “Kadın” albümüne geçti. Arka arkaya “Yeniden Doğup Gelsem”, “Yağmurlar” ve “Fırtına”yı söyledi. Sıcaktan bunalan insanlar “Yağmurlar”da “Ahh bir yağmur yağdırsanıızz!!”, “Konsepte uygun olarak su fışkırtııın!!”, “Yağdır mevlam suuu!!” diye sağdan soldan bağırıyorlardı. Yalnız dikkatimi bir şey çekti. Önceden konserlerde fanlar ilk albümden daha çok şarkı çalınması için yalvarırdı, adeta baskı kurardı. Fakat bu sefer böyle olmadı. Bu bana “Demek ki sonraki albümlerdeki şarkıları da benimsemiş insanlar” diye düşündürttü. Fakat konserde şu açıdan çok utandım. Yeni nesil fanlar “Benim Adım Orman” albümü yeni çıktığı halde baştan sona ezberlemişlerdi. Gençlik işte… Ben de albümü ilk çıktığında almadım mı? Aldım… Ben de dinlemedim mi? Dinledim. Hem de şarkı sözlerini takip ederek… Fakat onlar kadar ezberleyememiştim. Bir zamanlar “Dünyadaki en büyük Şebnem Ferah hayranı” kategorisinde çok fazla rakibi olmayan büyük fan TST, kariyer yapmaya çalışan TST’ye yenilmişti. Ama yine de kısa zamanda ezber konusunda yine onlara yetişeceğimden eminim. Çünkü albümü sadece dinliyordum, söylemeye daha çalışmamıştım. Eğer söyleyerek dinleseydim ben de baştan sonra ezberlerdim. Albümü dinlerken söylemememin nedeni onun sesini çok özlemem ve değişik şarkıları onun sesinden tekrar dinlerken mest olmamdır. İşte bunları düşünürken sıra “Hoşçakal”a geldi. Final şarkısı olduğunun farkındaydık ama yine de tekrar çağıracağımızı biliyorduk. Veda edip gittiğinde bis için geri çağırdık. Bis için geri çağrılmaya alışmış olan Şebo, bunun bilincinde olarak konserin başından sonuna kadar “Eski! Eski! Eski!” diye topluca tezahürat yapılan şarkısını söylemeden önce “Neden bu şarkıyı sona sakladım, biliyor musunuz?” diye güzel bir şeyler söyledi ama unuttum. 😛 Konserin doruk noktası bu şarkı oldu. Çünkü arkadaki dev ekrandan bir çoğunu kaybettiğimiz yerli ve yabancı ustalara saygı duruşu yapıldı. Ayhan Işık, Nazım Hikmet, Mevlana, Karaoğlan, Karl Marx, Graham Bell, Sezen Aksu, Aysel Gürel, Münir Özkul, Adile Naşit, Prenses Diana, Sabiha Gökçen, Aşık Veysel, Kemal Sunal, Onno Tunç gibi efsanelerin fotoğrafları siyah beyaz olarak geçerken her fotoğrafta kah daha çok, kah daha az insanlar çığlık atıyorlardı. Fakat en çok çığlık atılan isim Türkçe Pop ve Rock Müziği’nin Kralı Barış Manço oldu. Hatta Türkçe Rock Müziği’nin Kraliçesi de bunu önceden tahmin etmiş olacak ki tebessüm etti. Türkçe Pop Müziği’nin Kraliçesi Sezen Aksu’nun Kardelen albümünün kapağının geçmesi bir kaç fan tarafından eleştirilse de ben bu seçimi doğru buluyorum. Çünkü Sezen Aksu bir çok isme destek vererek ve öncü olarak Türkçe Müzik piyasasına yön vermiş bir isimdir ve Şebnem Ferah’a da destek vermiştir. Hatta beraber şarkı sözü yazmışlardır, Şebo onun albümlerinde geri vokal yapmıştır ve hala beraber projelere imza atmaya devam etmişlerdir. En önemlisi de Türkçe şarkı sözü yazma tekniğini Şebo’ya Minik Serçe öğretmiştir. Ayrıca Sezen Aksu’nun yer alması bence sanatçılara ölümlerinden sonra değil, ölümlerinden önce de değer verilmesi gerektiğinin hatırlatılması açısından büyük önem arz ediyor. En büyük çığlığımızı ise sona saklıyorduk. Bu kadar isimden sonra Ulu Önder’imiz Mustafa Kemal Atatürk’ü görmeyi sabırsızlıkla bekliyorduk. Heyecanla sıcaktan kalma son nefesimizi Atamız için harcamayı beklerken bir baktık, şarkı bitmiş. Herkes “Atatürk, Atatürk, Atatürk!” diye tempo tutarak ilk kez Kraliçe’mize tepki gösterirken Şebo durumu “Biz bu slayta bize baş edilen hayatı güzelleştiren sanatçıları koymaya çalıştık. Bize bu hayatı baş edeni özellikle koymadık” deyince herkes mutlu olup çığlık attı, durum toparlanmış oldu fakat yine süslerin tepeden yağdığı “Bu Aşk Fazla Sana” ve Michael Jackson gibi fötr şapka takıp her zamanki gibi müziksiz söylediği ikinci bis vedası “Sana Bilmediğin Bir Şey Söyleyemem” ile sonlandırdığı 24 (daha doğrusu 23,5) şarkılık konserden sonra herkes sanatçı olmayanların da gözüktüğünü hatırlayıp videoyu epey eleştirmeye devam edeceklerdi. Bunun nedenini backstage’de çalışan birinin kulis dedikodularından öğrendik. Dedikodulara göre slaytı Şebnem Ferah ve Buket Doran beraber hazırlamışlar ve Atatürk’ü de koymak istemişler ama Pasaj Müzik buna izin vermemiş. Bu da Şebo’nun yapmak istediklerinde çok özgür olmadığını gösteriyor ama maalesef suçu olmadığı halde günah keçisi de o oldu. Yine de Atatürk’ün yerinin yavaş yavaş ders kitaplarında bile azaltığı günümüz Türkiye’sinde Ulu Önder’imize biz modern rockçılar sahip çıkamayacaksak kim çıkacak? Jiletçiler mi? Yoksa raconcular mı? Bilemiyorum. Neyse, her yerim ağrırken sonunda oturabilmiştik. Herkes çıkartılırken biz bir süre daha kalmıştık. Dev bir tost makinasının içinde sıkışmış kalmış gibi hissediyordum. Hem sıcaktan, hem ezilmekten… Ben ağrılardan dolayı ahhlayadurayım, güvenlik hepimizi dışarı çıkardı. Diğer fan club’ların temsilcileri de bizimle beraber dışarı çıkartılmıştı. O sırada sitemizin kurucularından Muhittin Kurban’a SMS servisi yapıyordum, o da bildirdiğim gelişmeleri ve konserdeki olayları Twitter’daki sayfamızdan sıcağı sıcağına paylaşıyordu. Her fan club için genelleme yapamam ama bazı alkolik (!) fanlar “Neden ilk röportajı bize değil de Billboard’a verdi?” diye bozulmuşlar. Bazı terörist (!) fanlar ise sitelerine özel ilgi bekledikleri için kamikazeye dönüşüp “1999-2009” diye yazı yazıp desteklerini çekebiliyorlar. Biz www.sebnemferahclub.com ekibi olarak böyle beklentilerimiz asla olmadı. Bir sanatçının tüm fan siteleriyle ilgilenmesi mümkün bir şey değil. Böyle beklentileri olan fanların bence egoları var. Bizim sloganımız “Biz farklıyız, ya siz?” olduğu için kuru kuruya aktivite hiç yapmadık. Mesela ben bizim site bile kurulmadan önce 1999 yılında kurduğum kendi sitem olan www.tst.gen.tr ‘den Şebnem Ferah ve Volvox röportajlarını internette ilk kez yayınlayarak öncü olmuştum. Diğer fan siteleri de kendi cümlelerim ve imla hatalarım dahil bunları copy+paste’leyerek kendi malları gibi göstermişlerdi, hatta konserlerde yüzüme baka baka kendi yazdıklarını iddia etmişlerdi. O siteler bu gerçeği örtbas etmek için beni sitelerinden ihraç ederlerken Murti’ler bunun tam tersini yapmış, beni ekiplerine almışlardı. Yıllar evvel önce www.sebnemferahfan.net ‘te röportaj sorumlusu, sonra www.sebnemferahclub.com ‘da İngilizce sorumlusu olmuştum. Şu an medya yöneticiliğini yaptığım sitemizin 10. yıl plaketi, bonzai ağacı, pankart, flama, kupa, t-shirt, takvim gibi bir çok değişik ve farklı aktivitesi oldu. Üstelik bunların çoğu taa Adana’lardan yapıldı. Bizim bozulduğumuz tek nokta 10. yıl plaketi dahil bir çok yaptığımız güzelliklerin yine o sitelere mal edilmesiydi. Bunda tabii ki Şebo’nun suçu yoktu ama araştırmayan medyada ve ekibindeki bazı kişilerde suç var. Buna kanıt olarak diğer fan sitelerinden 4’er, 5’er temsilci içeri alınırken bizden sadece Hülya ve Oğuz alındı. Onlar da en son alındı ve çok kısa kaldılar. Hülya’yı çok sevdikleri için en sona bıraktıklarını söyleseler de bence en azından bonzai ağacını Hülya’lar sunmalıydı. Bizlerden habersiz önceden verilmemeliydi. Şebnem Ferah, ağacı çok beğendiğini söyleyip teşekkür etmiş ama işin sürprizi kaçmıştı artık. Ben o sırada konser afişinin önünde Hülya’nın verdiği büyük 2010 Şebnem Ferah takvimiyle beraber poz veriyordum. Bir baktım, Hülya gelmiş, arkadaşlarıyla konuşuyor. Bu kadar kısa sürmesine çok şaşırdım.
Neyse, kulis olayımız da bittikten sonra dağıldık. Anadolu Yakası’nda oturanlar minibüse binip gittiler. Avrupa Yakası’nda yaşayan 6 kişi toplandık, dolmuşa bineceğimize para toplayıp taksiyle Taksim’e gittik. Daha şimdiden Fanta Festivali’nde neler yapabileceğimizi konuşmaya başladık. Umarım gidebilirim. Yarın işe gideceğim için Taksim’de kalmadım. Dolmuşla eve döndüm. Biraz, ayağından dolayı sıkıntılı geceler yaşayan muhabbet kuşum Fıstık ile ilgilenip onu tüneğe koyup uyuttuktan sonra ben de uyudum.

TURGAY SUAT TARCAN

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe