Alphaville İstanbul Konseri Kritiği

Vay be! Alphaville konserini en önden izleyip solisti Marian’ın elini tutan ben miyim?

 

15 ARALIK 2004 ÇARŞAMBA: Ben 80’ler çocuğuyum. O dönemin şarkılarından, modasından, trendlerinden, filmlerinden, çizgi filmlerinden, ünlülerinden etkilendim ve hala etkilenmekteyim. Elimden He-man oyuncağım, yeşil walkman’imden Samantha Fox kasetim eksik olmazdı. Michael Jackson ve Madonna fanatikliğim de o dönemden kalma bir şey… Sezen Cumhur Önal’ın Müzik Yelpaze’sini izlerdim. O zaman MTV, VH1’ı bırakın; sadece TRT1 ve TRT2 vardı. “Back to the future” serisi, “Breakin’ 2”, Michael Jackson’ın “Moonwalker”ı, Madonna’nın “Who’s that girl?”ü favori filmlerimdi. Betamax’tan izlerdim bunları… O zamanlarda bile duvarlarım posterlerle doluydu. Samantha Fox’un yırtık kot şortlu posterim hala milletin aklındadır. Michael Jackson’ı 6 yaşımdan beri taklit etmeye çalışırdım. Yani bu konularda değil günlük yazısı; kitap bile yazabilirim.ALPHAVILLE

İşte bu yüzden Blue Jean dergisinde ilanını gördüğüm ve isminin “Back to the future” filminden esinlenildiğini düşündüğüm “Back to the 80s” partisine mutlaka gitmeliydim. Daha önce de 80ler partilerinin ilanlarını görmüştüm, gitmek de istemiştim; fakat bu sefer kaçırmak istemememin bir nedeni vardı. O da Michael Jackson ve Madonna’nın şarkılarından sonra (bkz: Billie Jean, La Isla Bonita, v.s.) 80’lerin en büyük hiti olduğunu düşündüğüm “Big in Japan”i söyleyen Alphaville grubunu canlı izleme şansını elde edecek olmamdı. Yani hayal bile edemeyeceğim bir olaydı bu… Bu hafta iki tane sunumum var, ama nasıl kaçırabilirdim bu partiyi ve konseri? Böyle efsane bir şarkının yaratıcısı Alphaville’i dünya gözüyle görmek ve dünya kulağıyla (şimdi uydurdum bu deyimi 😀 ) dinlemek şansı bir daha ne zaman ele geçe bilirdi ki? İşte o tarihi gün bugündür. Bu bahsettiğim parti ve Alphaville konseri bugün gerçekleşecekti.
Çok heyecanlıydım bugün. Normal yaşantıma devam ediyordum, fakat içimi tatlı bir heyecan kaplamıştı. O yüzden erkenden Taksim’e gittim. Parti ve konserin gerçekleşeceği Yeni Melek Gösteri Merkezi’ni buldum. Evet, işte “Back to the 80s” afişi, lazerli ışıklar ve security… Daha henüz herhangi bir insan topluluğu yoktu. Saat 18:00 idi. Partinin başlama saati ise 21:00 idi. “Ne zaman kapılar açılacak?” diye sordum. “Saat 19:00’da” dediler. Ben de biraz Beyoğlu sokaklarını dolaştım. 2000’lerin ortalarını yaşıyordum. Ama “Back to the 80s” afişleri haricinde 80ler havasına girebileceğim bir ipucu arıyordum sanki… Karnımı doyurmak için girdiğim Burger King’de bu ipucunu bulabileceğim aklıma gelmemişti. 80’li yıllardaki en iyi arkadaşım, 1992 yılında kaybettiğim için çok üzüldüğüm oyuncağım He-man’i yıllar sonra bugün bulmuştum. “Çocuk mönü” ile bedavaya veriliyordu. Tabii ben çocuk mönü almadım. 2.500.000 TL verip Chicken Whopper JR. mönümden ayrı olarak satın aldım. Küçükken He-man’im kaybolduğumdan beri yıllar boyu onu aramıştım. Bulamamıştım. Tesadüfen, sanki ilahi bir şeymiş gibi tam da “Back to the 80s” partisine gitmeden önce buldum. Artık çantamda her ne kadar orijinalinden daha küçük olsa da 80’lerdeki favori oyuncağım vardı biletimin yanında… İşte artık ruhen daha da hazırdım…

Alphaville1

Saat 19:00’a doğru, zaman tünelinin, daha doğrusu Yeni Melek Gösteri Merkezi’nin kapısının önüne geldim. “Aaa, ne güzel. Kimse yok. Sadece bir kişi var benden başka…” diye düşündüm. Saat 19:00 olduğunda yine kapı açılmadı. Hava soğuktu. Hafif yağmur yağıyordu. Yani zaman tünelinin kapısını açmak için “Back to the future” filmindeki gibi yıldırım falan mı bekliyorlardı, nedir? Korumalara “Hani kapılar 19:00’da açılacaktı?” diye sordum. Onlar da “Hayır, 20:00’da açılacak” dediler. Haydaaaa! Neyse ki benim gibi bu partiyi heyecanla bekleyen, erken gelen, 80ler delisi Mehmet Ali diye benden birkaç yaş küçük bir çocukla tanıştım. İlk ikimiz geldiğimize göre 80ler hayranı olduğumuz apaçık ortadaydı. Koyu bir 80ler muhabbetine girdik. O da başta Modern Talking olmak üzere 80lerin müziğine hayranmış. Çevremizde bizim gibi 80ler meraklısı olan birilerinin fazla olmadığından yakındık. Bu muhabbet iyi geldi. 80leri her şeyiyle birlikte tartıştık. Zaman çabuk geçmişti. Bir baktık, arkamızda çoooook uzun bir kuyruk oluşmuş, saat 20:00 olmuş. Ama yine kapılar açılmadı. Bu sefer de “Kapılar 21:00’da açılacak” demesinler mi? Arkamızda bizim gibi gençlerden çok gençliklerini 80’lerde yaşayan orta yaşlı insanlar vardı. Orta yaşlı olanlar “Yahu, zaten parti 21:00’da başlıyor. Ne demek bu?” diye tepki gösterdiler. Haklıydılar. Ben de “Ohoo, güya 7’de açılacaktı” dedim.
Biz Mehmet Ali ile bir yandan muhabbete devam ediyor, bir yandan da gelen insanları inceliyorduk. Leopar desenli taytlar, aslan yelesi saçlar, beyaz spor ayakkabılar, Madonna bilezikleri, Michael Jackson aksesuarları, renkli saçlar, bantlar, eldivenler, deri aksesuarlar, havlu çoraplar, kolları dirseğe kadar kıvrılmış spor ceketler, büyük tokalı kemerler, Top Gun’daki gibi armalı ceketler, renkli rozetler arıyorduk insanlarda. Ama bulamıyorduk. Sanıyorduk ki, birçok insan 80’lerdeki gibi giyinecekler.
Sonunda saat 21:00 olmuştu ve kapılar açılmıştı. En önde Mehmet Ali ile ben olduğumuz için ilk biz girdik. Fotoğraf makinesi, kamera gibi kayıt cihazlarının yasak olduğunu öğrendik, ama ben dijital fotoğraf makinemi sokmayı başardım. “Çantayı açar mısınız?” diye sordular. Ben sanki kendimden güveniyormuşçasına bir ses tonuyla “Tabii” dedim ve içindekiler sorulduğunda “Cep telefonu, cüzdan gibi şeyler” dedim. Öyle bir güven verdim ki güvenlik yuttu ve içeri girdim. Bu tarihi anı görüntülemem gerekiyordu. Saçma sapan yasaklar beni bu hatıraya sahip olmama engel olamazdı.
Sahnenin en önünden yer tuttuk. Orada hemen imaj değiştirdim. Montumu, beremi, atkımı montlardan sorumlu görevliye verip astırdım. Başıma bandanamı taktım. Kazağımı çıkardım. Artık içimdeki Michael Jackson t-shirt’üm gözüküyordu. Birden bire orada ilgi çeken insanlardan biri olmuştum. 80lerden esintiler taşıyan birkaç kişi sonunda görmüştük. Kabarık saçlı olanlar vardı. Dantel eldivenler takanlar vardı. Saçlarını Cyndi Lauper gibi yapan bir kız vardı.

Alphaville2

O sırada DJ partiye çoktan başlamıştı. Ama çaldıkları milleti gaza getirmiyordu. Tamam, belki Rockwell-Michael Jackson düeti “Somebody’s Watching Me”, birkaç ay önce kaybettiğimiz Laura Branigan-Self Control, Eurythmics-Sweet Dreams, Cyndi Lauper-Girls Wanna Have Some Fun, Kim Wilde-You Keep Me Hangin’ On gibi birkaç büyük hiti de kendi fikri ile çalıyordu, fakat çaldığı diğer şarkılar çoğunlukla unutulmuş, sönük şarkılardı. Hatta ara sıra DJ yuhalanıyordu, ıslıklanıyordu. Bu olaya el koymam lazımdı. Mehmet Ali “Çantanda kağıt kalem var mı?” diye sordu. Ben de “Evet” dedim. “İstediğin şarkıları yaz, DJ’e ver” dedi. Ben de kağıda “Michael Jackson-Billie Jean, Thriller, Smooth Criminal, Madonna-La Isa Bonita, Duran Duran-Wild Boys, AHA-Take On Me, Modern Talking-Brother Louie” yazıp DJ’e verdim. Bu aklıma ilk gelenlerdi. Mesela Gloria Estefan’ın “Conga”sı, George Michael’ın “Faith”i, Samantha Fox’un herhangi bir şarkısı, Europe’un “The Final Countdown”ı, Kaoma’nın “Lambada”sı, Duran Duran’ın “The Reflex”i de çalınmalıydı. DJ yazdığım şarkılardan Borther Louie, Thriller, Smooth Criminal haricinde hepsini çaldı. Zaten partide en çok coşulan şarkılar bunlar oldu. Mesela Alphaville konseri haricinde bu gecede milletin en çok coştuğu şarkı “Billie Jean” oldu. Bir MJ Fan olarak bundan gurur duydum. Sadece 80’lerin değil, tüm zamanların en büyük pop hiti “Billie Jean”in tempoları ilk duyulduğunda herkesin “Wwhoooo!!!” diye tezahürat yapışını, şarkıyı hep bir ağızla söylemelerini ve kendi çaplarında dans etmeye başlayışlarını görmeliydiniz. Binlerce kişi hep bir ağızdan, ezbere “Billie Jean” şarkısını söylüyordu. Çok güzel bir atmosferdi. Ben de öyle bir havaya girdim ki, cebimden yün de olsa eldivenlerimin tekini çıkarıp sağ elime giyip “Billie Jean”deki hareketleri yer kısıtlı da olsa yapmaya çalıştım. Ama insanlar bana bakıyorlardı. Zaten t-shirt’üm gecenin başından beri ilgi çekiyordu. İnsanlar birbirlerine benim Michael Jackson t-shirt’ümü gösteriyorlardı, Michael Jackson hakkında muhabbete girdiklerini duyuyordum. “Billie Jean” çalarken de fotoğraflarımın çekildiğini hissettim. Bir ara yine DJ kendi sönük şarkılarına geçince yine ıslıklar ama bu sefer en şiddetli haliyle çalınmaya, tezahürat yapılmaya başlanmıştı. DJ o sırada yine benim istek şarkılarımdan biri olan “La Isla Bonita”yı koyunca herkes sustu ve hep bir ağızdan şarkıyı söylemeye başladı. Bu olay da gecenin görülmeye değer anlarından biriydi. Resmen DJ’i linç edilmekten kurtardım yani… Bana dua etsin. Partinin konserden önceki ilk kısmı 23:00’a kadar, yani Alphaville sahneye çıkana kadar da devam etti.
23:00’da Alphaville sahneye çıkmadan önce DJ tesisatı kaldırıldı, perde açıldı ve perdenin arkasından hiç beklemediğimiz şahane bir sahne çıktı. Daha sonra Alphaville elemanları merdivenlerden inip sahneye geldiler. Millet coşmuştu. En son solist Marian Gold sahneye çıktı ve “Hurricane” adlı yeni parçalarıyla konsere başladılar. Ben başta olmak üzere birçok insan şoke oldu. Çünkü adam o kadar değişmiş ki ben ilk çıktığında bir bodyguard sahneye fırladı sandım ve Mehmet Ali’ye “Bu o olamaz” dedim. O da aynı fikirdeydi. Tamam, 20 yıl sonra herkeste acayip bir değişiklik olur ama “Big in Japan” zamanından beri televizyonlarda, dergilerde hala o dönemdeki görüntüleri ve fotoğrafları çıktığı için, yeni halini bilmediğim için şoke oldum. Bir insan bu kadar mı değişir ya? Sesi ve hala aynı olan hareketleri olmasa şüpheyle bakacaktık. Marian Gold sahnenin önüne gelir gelmez göz göze geldik. Çünkü sahneye çok yakındım. En önün en ortasındaydım!!! Alphaville’i en yakından izleyen kişi bendim. Marian Gold ilk sahneye geldiğinde gözlerini benden ayıramadı, çünkü büyük ihtimalle yaşadığım şok yüzüme yansımıştı. Hiç tezahürat yapamıyordum, aval aval bakıyordum bu bambaşka adama… Demek ki neymiş? Hiç kimse “forever young” olamıyormuş. Şoku üzerimden atar atmaz fotoğraf ve azıcık kamera çekmeye başladım. Artık ben de havaya girmiştim. Ama hala Mehmet Ali ile bu büyük değişikliğin dedikodusunu yapıyorduk. Bu muhabbetimize hemen yanımızdaki Alphaville’i 20 yıldır sürekli takip eden bir bayan da katıldı. Bu bayan bizzat tanışıyormuş Alphaville ile… Bütün tarihçesini anlattı. Yüzündeki İzelVari izlerin eskiden de olduğunu fakat eskiden fondötenle bunları kapattığını, konser anında bizi duymadığını, çünkü sahneye gelmeden önce içmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu, zaten müziği daha iyi duyması için kulaklığı olduğunu, müzisyenlik kariyerleri boyunca yirmi senede çok iniş çıkışlar yaşadıklarını, duygusal kontrastları ve müzik endüstrisi sistemi içindeki gelgitlerinin yoğun olduğunu, şarkılarını, sırlarını, v.s. E-mail adresini de verdi bana. Çünkü çektiğim fotoğraflardan bir tanesini çok beğenmişti ve kendisine göndermemi istiyordu. Adam 50’sine dayanan merdivenin zirvesinde olmasına rağmen performansı hala çok iyiydi. Konser süper geçti. En önde olmanın avantajlarını yaşadım. Marian Gold’a ve grubu Alphaville’i en yakından izleme şerefi bana aitti. Fotoğraf ve birazcık da kamera çektim, böylece tüm gazetecileri özendirecek karelere sahip oldum. En önemli avantajı da Alphaville’in solisti Marian Gold’un elini tutma şansını elde etmemdi. Olay şöyle gelişti: her zamanki gibi ta dibimde Marian oturmuş, şarkı sözlerini çeviriyordu. Elimi uzattım. Aslında istesem elini kendim tutabilirdim. Sadece elini değil, istediğim herhangi bir yerini tutma şansım vardı. O kadar yakındım yani… Fakat hem şarkı sözlerini çeviriyordu, hem de G. Hanım’ın “Bizi duymuyor” iddiası doğruysa Marian’ı korkutmak istemedim. Hakikaten bizi fazla fark etmediği doğru olabilirdi. Ta burnunun dibine elimi uzattığım halde hissetmemişti bile… Şarkı sözlerini çevirdikten sonra elimi fark etti ve sıktı. Eli ıslaktı. Terli miydi ne? İşte küçüklüğümden beri VH1’da, o kanalda, bu kanalda gördüğüm “Big in Japan” klipinde şarkı söyleyen, şarkı söylerken de 20 yıl sonra tutacağım sağ elini yumruk yapan kişinin o elini tutmuştum. Dünyada kim bilir kaç kişi benim yerimde olmak isterdi? Önde olmamın tek dezavantajı ara sıra Marian’ın şarkı söylerken ağzından çıkan tükürüklerin suratıma gelmesiydi ama olsun. Gülü seven dikenine katlanır.
“Hurricane” dışında konserde çalınan şarkılardan bazıları şunlardı: “A Victory Of Love”, “Summer in Berlin”, “In The Mood”, “Forever Young”, “Monkey In The Moon”, “The Jet Set”, “Sounds Like a Melody” veeee tabii ki “Big in Japan”… İşte konserin en çok coşulan anı “Big in Japan” performansı oldu. “Yıllar sonra nasıl çalacaklar acaba?” diye meraktan ölüyordum, ama beklediğimden daha süper bir performans gördüm. Şarkının ruhunu ve duymak istediğimiz tüm sesleri en iyi şekilde seyirciye yansıtıyorlardı. Marian’ın sesi de hala aynı kalitede çıkıyordu. Sanki Marian, Michael J. Fox’un zaman makinesini çalıp 80’lerden 2004’e gelmiş, makyajla yaşlandırılmış haliyle söylüyordu. Hatta diyebilirim ki, şarkının canlı halini dinlemek şarkıyı albüm versiyonu ile dinlemekten daha değişik ve güzel bir duyguymuş. Çünkü o anı yaşıyorsunuz. Kelimelerle anlatılamaz. Eski Türk filmlerinde disko’larda “Big in Japan” ile dans eden Ahu Tuğba, Serpil Çakmaklı, Tecavüzcü Coşkun, Hülya Avşar, Banu Alkan gibilerinin kulakları çınlasın. Bunların bir kısmı “Ünlüler Çiftliği”nde pinekliyor, ama ben “Big in Japan”i Alphaville’den canlı olarak dinliyordum. He he. “Big in Japan” performansının yaklaşık yarısından fazlasını kameraya çekmeyi başardım. Tamamını çekmek isterdim, fakat yer yetmedi. Olsun, bu da süper oldu.
Alphaville iki kere bis yaptı. Aslında “Big in Japan, Big in Japan, Big in Japan, ….!!!!” diye sahneye geri çağrılmışlardı, yani seyirci “Big in Japan”i tekrar canlı dinlemek istiyordu, fakat iki biste de farklı şarkılar çaldılar. Yine de seyirciyi coşturmayı başardılar. Artık “Bizim adımız Big in Japan değil, Alphaville” mesajı mı vermeye çalıştılar, yoksa “Big in Japan”i “Alphaville” olarak mı algıladılar sahne arkasından; orasını bilemeyeceğim. Ama G. Hanım konserden sonra bana attığı maillerin birinde “Marian bugün sadece çok sevdiği ve hayatını verdiği bir konsept olarak Alphaville yok olmasın diye bu işi sürdürüyor ama Alphaville özellikle onun için zor bir tecrübe oldu. Dinleyicilerin Big in Japan ve Forever Young ile coşup diğer şarkılarda dışarıda oturduğunu ve bazılarının bu ne berbat bir müzik dediğinin farkında mısın? O da bunu görüyor, müziğinin kalitesi her yönden her geçen yıl artmış olmasına rağmen insanların böyle görmesine ve yirmi yıllık bir emeğin neredeyse hiç kıymeti yokmuş gibi yaklaşılmasına üzülüyor.” diyecekti. Bunu da belirtmeden geçemedim. Çünkü Alphaville’i bilen birinin söyledikleriydi bunlar ve her şeyi açıklıyordu bir nebze de olsa…
Alphaville 1’e doğru sahneden inince tekrar parti başladı, ama ben eve gittim. Benim bulunduğum süre içerisinde 80’leri temsilen çaldıkları şarkılar, her şarkıcıdan veya gruptan bir tane şeklindeydi. Amaaaa, doğal olarak Michael Jackson’a torpil yapmışlardı ve 3 tane çalmışlardı. Somebody’s Watching Me, Billie Jean haricinde hangi şarkıyı mı çaldılar?: Beat It… Konserden önce “Beat It” çalmamıştı ama konserden sonraki partinin ikinci kısmında çaldılar. Hatta benim partide en son duyduğum şarkı buydu. Belki ben gittikten sonra da çalınmıştır. Mehmet Ali de en çok “Ne zaman Modern Talking çalacaklar acaba?” diye düşünüyordu, fakat hafta arası olduğu için birçok insan gibi biz de Yeni Melek Gösteri Merkezi’ni Alphaville konseri bittikten biraz sonra terk ettik. Eğer hafta sonu ya da tatil olsaydı, parti bitene kadar orada kalırdım herhalde… Ne de olsa ertesi günü erken kalkmak zorunda olmayacaktım. Gerçi yarın sunumum olmasa “Nasıl olsa okulu kırarım” diye yine kalırdım. Yine de DJ’lerin çaldıkları o şarkıları kendi evimizde, ya da başka partilerde dinleyebiliriz ama Alphaville’i canlı olarak dinleyip izleme, elini tutma şansını bir daha ne zaman yakalayacağım, değil mi? Önemli olan da buydu. Hem partinin 2 saatlik ilk bölümünde de bulunmuştum. Bu arada partinin konser sonrası bölümünde DJ neden Erasure’dan 1991 yılına ait “Love to Hate You”yu çaldı, anlamadım. Tamam, süper şarkı… Fakat bu, 90’lar partisinde Britney Spears’tan “I’m A Slave 4 U”yu çalmak gibi bir şey… Ben de bu şarkıya bayılırım ama bu 80’lere ait olmadığı gerçeğini değiştirmiyor.
Şu an bile “Back to the 80s”in etkisinden kurtulabilmiş değilim. Hatta şu anda Winamp da arka arkaya 80’lerden çalıyor nedense… Hiç ayarlamadığım halde hem de… Ne güzel zamanlardı 80ler… Acilen bir zaman makinesi icat edip 80’li yıllara geri dönmem lazım!

©2004-2010 TST Interactive Company

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe