Japonya’nın Tarihi

Japonya tarihinin en önemli özelliklerinden biri, oldukça ayrıntılı ve karmaşık dönemlere ayrılmış olmasıdır. Japonya’da, zamanın imparatorlarının adlarıyla anılan dönemler olduğu gibi, ülke yönetiminin merkez olduğu şehirlerin adlarıyla anılan dönemler de vardır.
Çin’de bulunan kayıtların dışında, günümüze ulaşan en eski belgeler, “Koci-ki” ve “Nihon-şoki (ya da Nihongi)” adında iki yari-mitolojik tarihi kayıttan ibarettir. Bu belgelerden “Koci-ki” M.S. 712 yılında, “Nihon-şoki” ise M.S. 720 yılında derlenmiştir. Bu iki kayıt, M.Ö. 7. Yüzyıl ile M.S. 7. Yüzyıl arasındaki olayları anlatır. Nihon-şoki’deki kayıtlar, Japonya İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk imparator Cinmu’nun tahta geçtiği M.Ö. 660 yılından itibaren başlar.

Erken Dönem

Arkeolojik ve tarihi araştırmalar Japonya adalarındaki en erken topluluğun büyük olasılıkla, kabile halinde yaşayan ve kökeni kesin olarak bilinmeyen, Ainu lar olduğunu gösterir. Ainu kabilelerinin M.Ö. 1-2. Yüzyıllarda tüm Japonya adalarında yaşadığı tahmin edilir. Ancak daha sonra, Doğu Asya’dan gelen göçmenler ve istilacıların tüm adaları ele geçirmeye başlamaşıyla birlikte, Ainu’lar derece derece Honşu’nun kuzey ve güney kısımlarına göç etmeye zorlanmışlardır. İlk tarihi kayıtlara göre Kyuşu’da egemenlik kuran İmparator Cinmu, daha sonra topraklarını, Honşu’nun orta kısmındaki Yamato bölgesine kadar, kuzeye doğru genişletmiştir. Daha sonra Yamato, hem kraliyet hemde eski dönem Japonya için kullanılan bir isim olacaktır.

Klanın Genişlemesi

Yamato klanı, o zamanlarda genel inanış olan Şinto’yu politik araç olarak kullanarak güçlendi ve genişledi. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda Yamato reisi, Uci denen özerk kabile birimlerinin kontrolünü ele geçirdi. Her Uci kabilesinin kendine ait bir tanrısı ve klan arazisi vardı. Dönemin en önemli Uci’leri; ilahi bir soydan geldiğini iddia eden Omi ve Yamato öncesi dönemin soylu sınıfından geldiği söylenen Muraci idi.
M.S. yaklaşık 363 yıllarında, kocası İmparator Çuai’in ölümünden sonra efsanevi İmparatoriçe Cingu yönetimi eline aldı. Savaşçı imparatoriçe Cingu, bir ordu hazırlayıp Kore’nin bir bölümünü istila etti. O zamanlarda Kore kültürü, komşusu Çin’in büyük etkisinde olmakla beraber, ileri düzeyde gelişmişti. Sonraki bir kaç yüzyılda Kore ile Japonya arasındaki ilişkiler ve karşılıklı göçler, Japon adalarında uygarlığın gelişmesini sağladı. Çin harfleri, edebiyatı ve felsefesi, Yamato döneminde yaygınlaştı. 5. Yüzyıl’ın başlarında Çin el yazısı Yamato sarayında kullanılmaya başladı. 430’lu yıllarda tarihçilerin kraliyet sarayında çalışmaya başlaması ile daha güvenilir tarihi kayıtlar tutuldu. Bu dönemin en önemli olayı ise Budizm’in ülkeye girişidir. Bu olay’ın tarihi birçok kaynakta 552 olarak geçer. Bugünkü güneybatı Kore’de bulunan Pakçe kralının, Budizm’e ait eşyalar, heykeller, takvim ve zaman sistemi ile birlikte Budist rahipleri Japonya’ya göndermesiyle ülkeye giren Budizm, kısa sürede ve oldukça etkili olarak yaygınlaştı ve 7. Yüzyıl’ın başlarında resmi din oldu.
604 yılında, daha iyi bir ülke yönetimini amaçlayan ilk anayasa tasarlandı. Bu anayasa o zamanlarda merkezi hükümetle yönetilen Çin’den ileri derecede etkilenmişti. Kraliyet sarayında, başta 12 olan daha sonra 8’e indirilen, hiyerarşik düzende kraliyet ofisleri kuruldu. Büyük meclis “Dacokan”, ülkedeki yerel yönetimlerin idaresini üstlendi. Nara şehri 710 yılından 794’e kadar başkent oldu. 794’ten sonra Kyoto, bazı kesilmelerle birlikte, 1868 yılına kadar kraliyet başkenti oldu. 9. Yüzyıl’da, Hokkaido hariç tüm Japon adaları Yamato yönetimindeydi.

Fuciwara Önderliği (858-1160)

9. Yüzyıl’da imparatorlar aktif yönetimden yavaş yavaş uzaklaşmaya, görev ve yetkilerini temsilcilere devredip inzivaya çekilerek münzevi bir hayat sürdürmeye başladılar. İmparatorların yönetimden elini ayağını çekmesi, başta gelen soylu kraliyet ailesi Fuciwara’nın güçlenmesine neden oldu. Aile, hemen hemen tüm kraliyet ofislerini ve sarayı tekeli altına aldı. 858 yılında Fuciwara ailesi üyeleri Japonya’nın gerçek yöneticileri haline geldiler ve yaklaşık 300 yıl yönetime hakim oldular.
Fuciwara dönemi, Çin kültürünün dışında özgün Japon kültürünün gelişmeye başladığı dönem olarak dikkat çeker. Miçinaga’nın diktatörlüğündeki dönem Japon Edebiyatı’nın klasik dönemi olarak bilinir. Birçok değişikliğe sahne olan Fuciwara devrindeki bu değişikliklerden biri de yönetimin yapısında oldu. Birçok bozukluk ve aksaklıkla dolu merkezi idare zayıfladı ve ülke, resmi rütbesine göre maaş alan, miras yoluyla büyük arazilere sahip soyluların yönettiği, vergiye tabi olmayan büyük parçalara ayrıldı. Normal halk arazilerindeki vergilerin ağırlığı yüzünden halkın büyük çoğunluğu kendi topraklarını gönüllü olarak bu soyluların topraklarıyla birleştirdi. Böylece oluşan büyük çaplı özel bölgeler, tüm imparatorlukta toprak sahipliğinin genel yapısı haline geldi.
Bölgelerde yerel savaşçı gruplar güvenlik için birleşerek, lordlar ve tebalarından oluşan feodal grupların ilk tohumlarını attılar. Bu grupların liderlerinin çoğu, her ikisi de kraliyet prensleri tarafından kurulmuş olan Taira ya da Minamoto klanlarına bağlıydı. Taira güneybatı bölgesinde, Minamoto ise doğuda güçlüydü. 12. Yüzyıl’da her iki klan da, Fuciwara’nın idaresinde bulunan, sarayda güçlenmeye başladılar. Bunu, Japonya’nın yönetimi için iki klan arasında meydana gelen mücadele ve sürtüşme izledi. 1156 yılında iki klan arasında savaş başladı. 1159-1160 yıllarındaki ikinci savaşta, Taira Minamoto’yu yendi ve Japonya’nın yönetimini Fuciwara’dan aldı. Taira’nın lideri Kiyomori, 1167 yılında başbakan oldu. 1180 yılında Yorimoto’nun liderliğindeki Minamoto, doğuda tekrar güçlenmeye başladı. İki klan arasında tekrar başlayan savaşta Minamoto, Taira’yı başkentten çıkarttı. Yaklaşık 5 yıl süren savaş, Bugünkü Şimonoseki yakınlarındaki Kanmon boğazında yapılan, Dannoura savaşıyla sona erdi. Taira klanını ortadan kaldıran Yorimoto Minamoto Japonya’nın yeni lideri oldu ve kurduğu Şogun sistemi sonraki 700 yıl Japonya’ya hakim oldu.

İlk Şogunlar (12. ve 16. Yüzıllar )

Yönetimdeki sivil ve askerleri bölümler arasındaki sürtüşmenin baskısıyla Yorimoto, 1185 yılında Tokyo (Edo) yakınlarındaki Kamakura şehrini kraliyet başkentinden ayrı olarak askeri başkent yaptı. Bu, Kamakura Dönemi’nin başlangıcıydı. 1185’ten 1333’e kadar sürecek olan dönemde, Japon sanatında büyük gelişmeler yaşandı. Askeri yönetim, giderek gücünü arttırarak kraliyetten daha güçlü bir hale geldi. 1192 yılında Yorimoto, daha sonra Şogun olarak kısaltılan kendi kurduğu Seii-tai-Şogun (“istilaci büyük general”) bölümünün başına getirildi. Böylece Şogunlar ile kendine askeri bir ağ kurdu ve ülkenin gerçek yöneticisi haline geldi. İmparator ve saray sadece isimden ibaret güçsüz semboller olarak kaldılar.
1219 yılında Hoco ailesi cinayetler, fesatlar ve daha birçok karanlık yollar ile Minamoto varislerini ve destekçilerini ortadan kaldırarak Japonya’nın askeri yöneticisi oldu. Hoco ailesi yaklaşık 100 yıl hakimiyetini sürdürdü. Hoco döneminin en önemli olaylarından biri Moğol istilasıdır. Moğolistan’ın 1274 ve 1281 yıllarındaki Japonya’yı istila denemeleri, tayfun mevsimine rastlaması nedeniyle başarışızlıkla sonuçlandı. Yine de bu iki saldırı Hoco kaynaklarına büyük zararlar verdi. Hoco ailesi yöneticileri, istila sırasında tebalarına gereken desteği veremedi. Güçlü isimlerden 2. Daigo, bir ayaklanmaya önderlik ederek 1333 yılında Hoco’yu devirip Kamakura’yı ele geçirdi. Daigo, sonraki birkaç yıl içinde saray yönetimini tekrar düzenlemeye çalıştı. Ancak, tebalarından biri olan Aşikaga isyan ederek Daigo’yu Kyoto’dan uzaklaştırdı ve 1226’da imparatorun temsilcisi olarak yöneticiliğini ilan etti. Daigo ve taraftarları Nara’nın güneyinde bulunan Yoşino’ya kaçarak kendi imparatorluklarını ilan ettiler. Sonraki 56 yıl Daigo ve taraftarları ile Aşikaga ve Şogun’ları arasındaki iç savaş Japonya’yı oldukça yıprattı. Nihayet, 1392 yılında bir Aşikaga temsilcisi, Yoşinodaki imparatoru tacı ve tahtından vazgeçmesi için ikna etti. Aşikaga’nın gerçek yöneticiliğinin bu şekilde pekişmesinden sonra Aşikaga’nın Şogun’ları iyice güçlenip, ülkede kendi feodal düzenlerini kurdular. Bununla birlikte bu dönemde, Daimyo denen ve babadan oğula devrederek devam eden bir tür yerel toprak ağalığı sistemi, bütün Japonya’da güçlendi. Aşikaga Şogunları, güçlü Daimyo’lar üzerinde asla tam bir hakimiyet kuramadılar. Genel olarak Aşikaga soyunun yönetimindeki dönem, adet ve görgü kurallarında yaşanan zariflik; edebiyat ve sanat alanındaki büyük gelişmeler ve Budizm’in politik bir güç olarak gelişmesi ile dikkat çeker.
Aşikaga’nın son dönemlerinde Budist manastırları, ülkenin en güçlü politik gücü oldular. Budist keşişler, silahlarını kuşanıp, kendi bölgelerini korumak ve yerlerini sağlamlaştırmak için diğer manastırlar ya da toprak ağalarıyla savaştılar. 16. Yüzyıl’da yaygın olarak görülen iç savaşlar yüzünden bu dönem Sengoku Cidai yani “Savaşan Beylikler Dönemi” olarak anıldı.
Sonunda üç büyük askeri yönetici, savaş ve çekişmelerden yıpranmış ülkede düzeni sağladı. Taira soyundan gelen ve 1570-1580 yılları arasında Budizm’in gücünü kırarak politik güç olmaktan çıkaran Oda Nobunaga; Nobunaga’nın takipçisi olan ve 1590 yılında tüm Japonya’yı kendi idaresinde toplayan Toyotomi Hideyoşi; ve son olarak da Hideyoşi’nin varisi ve sonraki ikiyüzelli yıl ülkeyi yönetecek olan Tokugawa şogunlarının kurucusu Tokugawa İeyasu.

Tokugawa Şogun Dönemi (1603-1867)

Tokugawa İeyasu, adı daha sonra Tokyo olarak değiştirilecek olan Edo’yu kendi başkenti yaptı. Edo, kısa zamanda kültürel, ekonomik ve politik alanda gelişerek imparatorluğun en büyük şehri oldu. Tokugawa, Hideyoşi tarafından planlanmış bir feodal düzen getirdi. Bütün Daimyo’lar, diğer yöneticiler ve hatta imparator ve sarayı, Şogun yönetiminin sıkı kontrolü altına girdi. Sosyal sınıflar, kesin derecelerle ayrıldı. Tokugawa ve varisleri tarafından uygulanan Şogun yönetimi, feodal dönemin 19. Yüzyıl’da bitişine kadar ülkeye hakim oldu.
Tokugawa döneminin en önemli özelliklerinden biri, Japonya’nın batı dünyasına kesin ve sıkı şekilde kapatılmasıydı. Japonya’yı ilk ziyaret eden Avrupalılar, 1543 yılında Kyuşu yakınlarındaki bir adaya gelen Portekizli tüccarlardı. Cizvit misyoner Saint Francis Xavier, 1549 yılında Japonya’ya Hıristiyanlığı tanıttı. Hideyoşi’nin kuralları ve baskısına rağmen yüzyılın kalan kısmında yaklaşık 300,000 Japon Katolik oldu. Portekizli, İspanyol ve Hollandalı tüccarlar Japonya’yı sıkça ziyaret etmeye başladılar. Şogunlar, Hıristiyanlığın, ilerideki bir Avrupa istilasının başlangıcı olduğunu düşünmeye başladılar. Ülkedeki hıristiyanlar, yönetim tarafindan bazı sert uygulamalara maruz kaldı. 1624’te İspanyol gemilerinin Japonya’ya girişi yasaklandı. Sonraki on yil içinde çıkarılan bir seri kararla ülke dışına çıkış ve hatta büyük çapta gemilerin yapımı dahi yasaklandı. Sadece Hollanda, Nagasaki’deki küçük yapay bir ada olan Decima Adası ile sınırlı olmak kaydıyla, Japonya’da girmesine ve ticaret yapmasına izin verilen ülke oldu. Sonraki 200 yıl, feodalizm ülkeye hakim oldu. Dışarıya ve dış etkilere kapatılan Japon kültürü, bu sebeple kendi içinde gelişti ve aşırı milliyetçi fikirler ve gruplar ortaya çıktı.
Bununla beraber, 18. Yüzyıl’da adalardaki yeni sosyal ve ekonomik durum, katı feodalizmin kaçınılmaz çöküşünü işaret ediyordu. Bu dönemde büyük ve zengin bir tüccar sınıfı oluştu. Aynı dönemde topraksız köylü kesimin giderek fakirleşmesinden doğan rahatsızlık ve karmaşalar giderek sıklaştı.
Japonya’da dış dünyaya karşı olan bilincin uyanması, 1720 yılında Tokugawa şogunlarından Yoşimune’nin Avrupa ile ilgili yayın ve çalışmalara getirilen yasağı kaldırmasıyla başladı. 19. Yüzyıl’ın başlarında Avrupalı araştırmacılar ve tüccarların ziyaretleri, yasak hala gündemde olmasına rağmen, büyük bir artış gösterdi. O günlerde özellikle ABD, Japonya ile ilişkilerini geliştirmek için en çok çabalayan ülkelerden biriydi. Israrla bir dostluk ve ticaret antlaşması yapmak isteyen ABD’nin bu politikasının ardında, Japonya sahillerinde karaya oturan balına avcılarının kurtarılmasını sağlamak da vardı. 1853 yılında ABD, Matthew Calbraith Perry komutasında dört gemiden oluşan bir resmi bir heyeti Japonya’ya gönderdi. Uzun görüşmelerden sonra heyet ve imparator temsilcileri arasında 31 Mart 1854’de ticari ilişkilerin geliştirilmesi için anlaşma imzalandı. 1860’ta ABD’de bir Japon konsolosluğu kuruldu ve iki yıl sonra da Japonya, Avrupa başkentlerine ticaret heyetleri göndermeye başladı.
Japonya’nın dışa açılması bir bakıma, Japon liderlerinin isteklerinden çok, batı ülkelerinin güç gösterisi sayesinde gerçekleşti. Ortaçağdan kalma silahlar ve küçük çaplı savaş tecrübeleri olan şogunlar, batının teknolojisine karşı direnemediler. Ancak bu bazı yabancı karşıtı grupların ortaya çıkmasına engel olamadı. Eskiden beri, Edo’daki Tokugawa yönetimine karşı olan klan reislerinin, Kyoto’daki kraliyet etrafinda toplanmasıyla olusan bu gruplar yabancı ticaret gemilerine birçok saldırılar düzenlediler. Bu kısa süreli anti-yabancı hareket batı ülkelerinin güç gösterisiyle 1864 yılında son buldu. Bu aynı zamanda şogun yönetiminin sonu ve kraliyet yönetiminin yeniden yapılandırıldığı Meici Dönemi’nin başlangıcı idi.

Kraliyet Yönetiminin Yeniden Yapılandırılması

1867 yılında son şogun Tokugawa Yoşinobu istifa etti ve imparator Mutsuhito, güneybatıdaki klanların da desteğiyle devlet yönetimini yeniden ele aldı. Aynı zamanda Meici adını alan imparator Mutsuhito’nun dönemi de aynı adla “Meici Dönemi” olarak anıldı. Kraliyet başkenti Kyoto’dan Edo’ya taşındı ve Edo’nun adı Tokyo (“Doğunun Başkenti”) olarak değiştirildi. 1869 yılında, en büyük klanlar olan Çoşu, Hizen, Satsuma ve Tosa klanlarının reisleri topraklarını imparatora teslim ettiler. Bunu diğer klanlar izledi ve 1871 yılında tüm klanlar ve yetkileri feshedilip yerine kraliyet merkezli eyalet yönetimi sistemine geçildi.
Prens İwakura Tomomi ve Markiz Okubo Toşimiçi gibi geleceği gören başarılı devlet adamlarının yönetimleri sayesinde Japonya, o dönemlerde batı emperyalizminin etkisiyle boğulan Asya ülkelerini dışında kalmayı başarabildi. Tüm konularda batı ülkelerini taklit ederek bir dünya gücü olmayı planlayan Japonya önce Fransızlar’dan oluşan bir ekibi orduyu yenilemekle görevlendirdi. Bunu deniz kuvvetlerini yenilemek üzere çağrılan İngilizler ve adalardaki inşaatları yenilemek ve yeni teknikleri öğretmek üzere çağrılan Hollandalılar izledi. Avrupa ve diğer batı ülkelerine heyetler gönderildi ve hükümet yapıları ve yeni yönetim şekilleri incelenerek bunların en iyi yönlerinden oluşan bir karışım Japonya’ya uyarlanmaya çalışıldı. Ceza kanunları Fransa’dan alındı. ABD’deki sistem temel alınarak bir eğitim bakanlığı kuruldu. 1871 yeni ordu resmi olarak duyuruldu ve 4 yıl sonra profesyonel savaşçılardan oluşan Samurai sınıfı bir kanunla yürürlükten kaldırıldı.
1881 yılında imparator, bir meclis kurmak için resmen söz verdikten sonra 1884 yılında asillerden oluşan bir üst meclis hazırladı. Hükümet sistemi 1885 yılından Almanya’dan alındı ve aynı yıl Markiz Hirobumi ilk başbakan oldu. Bunun dışında 1888 yılında, başbakanla birlikte imparatora karşı sorumlu olan hükümet meclisi kuruldu. Avrupa ve ABD’deki araştırmalarının sonucunda Markiz Hirobumi tarafından hazırlanan yeni anayasa 1889 yılında yürürlüğe girdi. Asillerden oluşan 363 üyeli üst meclis ve yıllık 15 yen ve üzeri vergi ödeyen vatandaşların oylarıyla seçilen 463 üyeli alt meclisten oluşan İki meclisli büyük bir meclis kuruldu. Bunlara rağmen en üstteki güç yine imparatordu. Kararları kanun yerine geçebilir, her iki meclisi de bir kararla hükümsüz kılabilirdi.Savaş başlatmaya veya durdurmaya tek yetkili yine imparatordu. Bu gelişmeleri, Japonya’nın hızlı sanayileşmesi ve politik olarak büyümesi izledi.
Japonya, bu dönemlerde yayılmacı bir dış politika izledi. 1879 yılında, 1609 yılından beri himayesi altında bulunan Ryukyu adalarını kendi topraklarına katarak Kyuşu’ya bağlı bir eyalet yaptı. Yayılmacı politikanın bir sonraki adımı ise Kore’nin kontrolünün ele geçirilmesiydi. Ancak Kore’de Çin ile Japonya arasında meydana gelen uyuşmazlık savaşa neden oldu. Devrimden sonra batı standartlarında geliştirilen Japonya ordusu Çin’in kara ve deniz kuvvetlerini kolayca yenilgiye uğrattı. Savaş, Şimonoseki Antlasması’yla 1895 Nisan’ında sona erdi. Antlaşmaya göre Çin, oldukça yüksek bir savaş tazminatı ile birlikte Taiwan’ı ve P’eng-hu adalarını Japonya’ya verdi. Antlaşmanın aslına göre Japonya, güney Mançurya’yı da alacaktı ancak Rusya, Almanya ve Fransa’nın baskılarıyla Mançurya yerine tazminat almayı kabul etti.
Japonya’nın bu net ve kolay zaferi, yeni bir gücün doğudan yükselmekte olduğunu işaret ediyordu. Dünya’nın süper güçleriyle aynı seviyeye gelme çabalarının ön adımı olarak tüm sivil, ceza ve ticaret kanunları batı standartlarına göre değiştirildi. 1894 yılında ABD ve İngiltere tamamen ticari serbestlik verilen ilk ülkeler oldular.

Yayılmacı Dönem

Japonya’nın Kore’yi kendi sınırlarına katma isteği, Rusya ile -Çin/Japonya savaşından sonra Japonya’nın Liaodong Burnu’nu alamamasındaki en büyük etken olan Rusya’ya karşı zaten kızgın olan- Japonya’yı tekrar karşı karşıya getirdi. 1898’da iki ülke arasında, Japonya’nın ticari çıkarları üstün tutulmak üzere, Kore’nin bağımsızlığı için bir antlaşma yapıldı. Ancak 1900 yılında Çin’deki iç karışıklığı firsat bilen Rusya, önce Mançurya’yı işgal etti oradan da Kuzey Kore’ye girdi. 1904 yılında Japonya’nın Rusya ile politik alandaki görüşmelerinin sonuç vermemesi üzerine tüm politik ilişkilerini keserek Rusya’nın kontrolündeki güney Mançurya’nın Arthur Limanı’na (şimdiki Dalian) saldırdı. Böylece başlayan Rusya-Japonya savaşı yaklaşık 18 ay gibi kısa bir süre içinde Japonya’nın zaferiyle sonuçlandı. Bu, Japonya’nın ikinci modern savaş zaferiydi. ABD başkanı Roosevelt’in aracılık ettiği bariş antlaşması, 5 Eylül 1905 tarihinde İngiltere’nin Portsmouth kentinde imzalandı. Japonya, 1923 yılına kadar Liaodong Burnu’nu kıraladı (daha sonra 1997’ye kadar uzatıldı). Guangdong (Kwangtung) ve Sakhalin’in güneyini aldı. Bunun dışında Rusya, Japonya’nın Kore’deki çıkarlarını kabul etti. Beş yıl sonra (1910) Kore resmi olarak Japonya topraklarına ilave edildi ve Çosen adını aldı.
Japonya ile ABD arasındaki ilişkiler, Japonların ABD’ye göçü konusunda çıkarılan zorluklar sebebiyle, bazı yıllarda oldukça gerginleşti. Binlerce Japon California, Oregon ve Washington’a yerleşti. Buralardaki yabancı düşmanı gruplar -1882, 1892 ve 1902 yıllarında Çinli göçmenlere yapıldığı gibi- Japonların da sınırdışı edilmesi için hükümete baskı yaptılar. Bu hareketin önderliğini genellikle Amerikan işçi grupları yapıyordu. Bunun sebebi ise Japon işçilerin daha az ücretle daha çok çalışmaya gönüllü olmaları yüzünden fabrıkaların genelde Japon işçileri tercih etmesiydi. 1906 yılında imzalanan antlaşmayla Japonya, ABD’ye işçi olarak giren Japon sayısının kısıtlanmasını kabul etti. Buna karşılık ABD de ülkesindeki Japon karışıtı grupların faaliyetlerine son vereceğini taahhüt etti. Buna rağmen sorun tam olarak çözülemedi ve Japonya’da bir anti-Amerikan düşüncenin doğmasına sebep oldu.

1. Dünya Savaşı (1914-1918)

1914 Ağustos’unda 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini takiben Japonya Almanya’ya, Jiaozhou’dan (Kiaoçov) çekilmesi için bir ültimatom gönderdi. Almanya’nın bu ültimatomu cevapsız bırakması üzerine Japonya müttefik kuvvetler tarafında savaşa girdi ve Pasifik Okyanusu’ndaki Almanya hakimiyetinde olan Marshall, Caroline ve Mariana adalarını işgal etti. 1915 yılında imparatorluk, Çin’e sanayi, demiryolları ve madencilik alanlarında bazı imtiyazlar ile Çin’in Taiwan’ın karşındaki hiçbir bölgeyi Japonya dışındaki bir ülkeye vermeyeceğine dair bir antlaşmayı içeren 21 maddelik bir öneriler paketi sundu. Bunlar, bazıları hemen olmak üzere, Çin tarafından kabul edildi. Bir yıl sonra Çin, Moğolistan ve Güney Mançurya’daki ticari haklarını Japonya’ya devretti.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Japonya, kurucu üyesi olduğu Milletler Cemiyeti’nin mandası altında bulunan Pasifik adalarını aldı. Ayrıca Jiaozhou’da Japonya’ya verildi ancak 1922 yılında Washington Konferansı’nda yapılan Shangdong Antlaşması ile Japonya, aynı yıl, Jiaozho’yu Çin’e iade etti. Bu konferansta, İngiltere, Japonya, ABD ve Fransa arasında yapılan “Dört Güç” antlaşmasıyla dört ülke birbirlerinin Pasifik Okyanus’undaki sınırlarını tanıdılar ve bu sınırların beşinci bir ülke tarafından işgali halinde birbirlerine müttefik olarak yardım etmeyi kabul ettiler. Belçika, İngiltere, Hollanda, Portekiz, Japonya, Fransa, İtalya, Çin ve ABD arasında yapılan “Dokuz Güç” antlaşması ile, katılan tüm ülkeler Çin’in sınırlarını tanıdılar. Bu iki antlaşmadan ayrı olarak İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya arasında yapılan denizlerin silahsızlandırılmasına dair antlaşma ile Japonya’nın deniz gücü 315 bin ton gemi ile sınırlandırıldı.

Askeri Zihniyetin Tekrar Güçlenmesi

1926 yılında İmparator Meici’nin oğlu Hirohito tahta geçti. Kendi imparatorluk dönemine “Şowa” yani “”Aydınlık Barış” adını verdi. Ancak 1927 yılında Baron Tanaka Giiçi’nin başbakan olmasıyla beraber, Japonya’nın Çin’e karşı saldırgan tutumu yeniden başladı. Bunun sebeplerinden biri hızla büyüyen Japon ekonomisi ve sanayisi için yeni pazarlar ve çıkış kapıları arayışıydı.
1920 sonlarında Japonya Mançurya’nın idari ve ekonomik yönetimini elinde bulunduruyordu. Diğer taraftan Çin, teknik olarak kendine ait bir toprak parçasının Japonya tarafından yönetilmesine kızıyordu. 1931 yılının 18 Eylül’ünde Guangdong’taki Japonya ordusu, Japonya yönetiminideki Güney Mançurya demiryolu hattına Çinliler tarafindan yapılan sabotajı bahane ederek, Shenyang’daki silah deposunu ve çevresindeki birkaç şehri işgal etti. Çin kuvvetleri bölgeden çekilmeye zorlandı. Japon hükümetinin onayı olmaksızın Guangdong’taki Japon ordusu, hareketini genişleterek devam ettirdi ve yaklaşık beş hafta içinde tüm Mançurya’yı kontrol altına aldı. Japonya ordusunun Çin’deki hareketi Milletler Meclisi’nin soruşturma açmasına neden oldu. Soruşturma sonrası meclis Japonya’ya, Çin’deki hareketlerine son vermesi için uyarıda bulundu. Ancak Japonya buna cevaben Meclisteki üyeliğinden istifa etti. 1933 yılında Japonya’nın üstün askeri gücüne karşı koyamayan Çin, Mayıs ayında imzalanan bir antlaşmayla bir bakıma Japonya’nın Mançurya’yı işgalini kabul etti. Japon ordusunun Çin’deki bu bağımsız hareketi, askeri otoritenin Japonya’da hala ne kadar geçerli olduğunu gösteriyordu. 1936 yılında imparatorluk, Almanya ile bir anti-komünizm antlaşması yaptı. Bir yıl sonra da benzer bir antlaşmayı İtalya ile imzaladı.
7 Haziran 1937 yılında bir Çin devriyesinin Japon birliğine saldırması, ve Japonya Mançurya’daki birliklerini bölgeye göndermesi ile ani bir Çin-Japonya savaşı patlak verdi. 1937 sonunda Japonya Deniz Kuvvetleri, hemen hemen tüm Çin sahillerini kontrol altına aldı. Ordu, Shanghai, Suzhou, Nanjing, Xingtao, Guangzhou (Kanton) ve Hankou’yu alarak güneye ve batıya doğru ilerledi. 1938 yılına gelindiğinde savaş Çin’in ortasında tıkandı ve iki ülke de kımıldayamaz hale geldi. Japonya ordusu Çin’in merkezinde bulunan ve diğer tarafi Çinli direnişçi gerillaların kontrolünde olan dağlar tarafından durduruldu.

İkinci Dünya Savaşı (1939-1945)

Eylül 1939’da patlak veren İkinci Dünya Savaşı başında Japonya, İtalya ve Almanya ile “Roma-Berlin” anlaşmasına imza attı. Buna göre 3 ülke birbirlerine sonraki on yıl boyunca her konuda yardım etmeyi taahhüt ediyorlardı. 1939 yılında Almanya ile SSCB arasında imzalanan tarafsızlık anlaşmasından sonra Japonya, 1936’da imzaladığı anti-komünist birliği anlaşmasının getirdiği yükümlülüklerden kurtulduğunu düşünerek Eylül 1941’de SSCB ile -Mançurya’nın kuzey sınırını garanti altına alan- ayrı bir tarafsızlık anlaşması imzaladı. Bundan bir sene önce, Almanya destekli Fransız hükümetinin de ikna edilmesiyle, Japonya Fransız Hindiçini’ni işgal etmişti. Aynı tarihlerde Hollanda yönetiminde bulunan doğu Hindistan bölgesinde de, Japonya kendine politik ve ticari olarak sağlam bir yer edinmeye çalışıyordu.
Hindiçini ve doğu Hindistandaki olaylar, ABD ile Japonya arasındaki zaten oldukça duyarlı olan ilişkilerin iyice gerilmesine yol açtı. Doğu Asya’daki ABD bölgelerinin korunması problemi, Japonya’nın 1937’de Çin’i istilasından beri iki ülke arasındaki uyuşmazlığın kaynağını oluşturuyordu. Washington’da iki ülke arasındaki görüşmelerden bir sonuç çıkmıyordu. Bu tarihlerde ABD’nin, petrolün neredeyse tümünü ithal eden Japonya’ya petrol ambargosu koyması, ilişkileri iyice gerdi. Ve nihayet 7 Eylül 1941 yılında Japonya ABD’nin Hawaii’de bulunan Pearl Harbor Limanı’na bir hava saldırısı düzenledi. Ertesi gün toplanan ABD Kongresi Rusya hariç diğer müttefiklerle birlikte Japonya’ya savaş ilan etti. Eylül 1941’de Japonya Tayland’ı ele geçirdi. Daha sonra Burma, İngiliz Malayası, Borneo, Hong Kong ve Yeni Zelanda’yı işgal etti. Yeni Gine, Yeni Britanya (şimdiki Papua Yeni Gine’nin bir parçası) ve Solomon Adaları’na çıkartma yaptı. Diğer bir bölgedeki Japon kuvvetleri de Attu, Agattu ve Kuzey Amerika’nın Alaska bölgesinde bulunan Aleutian adalarının bir bölümü olan Kiska’yı işgal etti. Savaş, Pasifik Okyanusu’nun kontrolünü ele geçirme mücadelesi haline geldi.
Savaşın yönü, 1942’de Yeni Gine ve Solomon Adaları arasındaki Mercan Denizi’nde Müttefik Devletlere ait hava ve deniz kuvvetlerinin, bir Japon filosunu rehin almasıyla değişmeye başladı. Bir ay sonra büyük bir Japon filosu Midway Savaşında bozguna uğradı. Daha sonra müttefiklerin ortak düzenledikleri saldırılarla Japonya yavaş yavaş gerilemeye başladı. 1944 yılında Mariana Adaları’ndaki Japonya’nın ana üssü Saipan’ın da düşmesinden sonra Japon hükümeti savaşı kaybettiğini anlamaya başladı. General Toco istifaya zorlandı. Kasım 1944’te ABD Japonya üzerine hava saldırıları düzenlemeye başladı. 1945 başlarında ABD’nin İwocima’yı almasıyla müttefikler Japonya’ya yaklaşık 1200 km uzaklıkta bir hava üssü kazanmış oldular.
ABD’ye 11 Eylül 2001’de düzenlenen terör saldırısının ilk olmadığı, benzer bir saldırının; II. Dünya Savaşı sırasında, Japonlar tarafından bomba yüklü balonlarla gerçekleştirilmek istendiği 2002’de ortaya çıktı. Popüler Tarih dergisinde Montgolfier Kardeşler’den miras basit balonlarla ABD’ye saldıran Japonlar hedefinin, ormanları ve ekinleri ateşe vermek olduğu belirtildi. Derlemeye göre, 1944 yılında Japonya’nın düzenlediği “Fu Go Operasyonu” (Rizgar Gemileri Operasyonu) kapsamında, Kuzey Amerika’ya bir balonun ulaştığı düşünülüyor. Bunlardan yalnızca 361’inin varlığının kesin olarak saptandığı ve en son 1992’de Oregon’un güneyinde patlamaya hazır yüküyle bir Japon balonunun daha bulunduğu kaydediliyor.
Ve bu hava saldırıları hazin bir şekilde sona erdi. 6 Ağustos 1945 tarihinde “Anola Gay” adındaki bir B-52 tipi uçağın taşıdığı atom bombası Hiroşima’ya atıldı. Bu saldırıda, savaşla uzaktan yakından ilgisi olmayan onbinlerce sivil insan korkunç şekilde can verdi. Şehrin yüzde 90’i haritadan silindi. Yaklaşık 200,000 kişi hayatını kaybetti. Bomba atıldığında sağ kalanlar ise nükleer etkilerden dolayı sonraki birkaç yıl içinde öldüler. Nükleer etki uzun yıllar devam etti. Sakat ya da ölü doğumlar, kanser vakaları sonraki yıllarda ölümlerin devam etmesine neden oldu. Hiroşimaya atılan bombadan iki gün sonra SSCB de Japonya’ya savaş ilan etti ve ikinci atom bombası da Nagazaki’ye atıldı. Şehrin üçte biri haritadan silindi. 66 bin kişi hayatını kaybetti. Bu saldırılardan sonra müttefikler, Potsdam Konferansı’nda, Japonya’nın ancak kayıtsız şartsız tesliminin kabul edileceğine karar verdi. 14 Ağustos’ta Japonya, müttefiklerin şartlarını kabul etti ve Tokyo Körfezi’ndeki Missouri gemisinde teslim anlaşmasını imzaladı.
ABD ordusu, müttefik güçler tarafından işgal ordusu olarak Japonya adalarına yerleştirildi. İmparatorluk feshedildi. İç Moğolistan, Mançurya, Tayvan ve Hainan Çin’e iade edildi. SSCB, Kuril Adaları’nı ve Sakhalin’i geri aldı. Lüshun ve Güney Mançurya Demiryolları SSCB ve Çin’in ortak kontrolü altına girdi. Japonya mandasındaki tüm Pasifik adaları Birleşmiş Milletler adına ABD tarafından kontrol altına alındı.
Savaşta, özellikle ABD tarafindan atılan atom bombalarının etkileriyle büyük yıkıma uğrayan Japonya’nın yaralarını sarmasında en büyük rolü ABD oynadı. Tamamen çökmüş sanayinin düzeltilmesi, kıtlık çeken ülkedeki insanların beslenmesi ve yönetimin daha demokratik olarak yeniden düzenlenmesinde en büyük pay sahibi yine ABD oldu. 1949 yılı itibariyle, bu destek ABD’ye günlük bir milyon dolardan daha fazlaya maloluyordu. 1949 yılı başlarında Japonya’da grevler ve iş bırakma eylemleri, başta madencilik olmak üzere, birçok sanayi dalında gündeme geldi. Hükümet bu grevlere sebep olarak son seçimlerde 3 milyondan fazla oy alan komünist partinin kışkırtmalarını gösteriyordu. ABD ve müttefikler, bu konuda Japon hükümetiyle görüş birliğine vardılar ve daha sonra ülkedeki komünist faaliyetler hakkında geniş çaplı bir soruşturma yapıldı. Aynı dönemlerde Müttefik güçlerin temsilcisi olarak Japonya’da bulunan General McArthur, Rusya’nın Japon komünist partisi aracılığıyla yaptığı kışkırtıcılığın ve savaş suçlularının iadesi konusundaki kesin ve katı tavrın Japonya’daki olayları tırmandırdığını iddia etti. Sonraki yıl Japonya’da gündemdeki iki konu komünizm ve savaş suçlularının iadesiydi. 1950 Nisan’ında Rusya 10 bin kişi hariç diğer bütün esirleri (yaklaşık 100 bin kişi) iade edeceğini açıkladı.
1950 Mayıs’ında Amerikalı devlet adamı John Foster Dulles, Japonya ve müttefikler arasında imzalanacak bir barış antlaşmasını hazırlaması için görevlendirildi. 1 yıldan fazla süren görüşmelerden sonra anlaşma taslağı 12 Haziran 1951’de yayımlandı. Eylül başında açılan barış anlaşması konferansına 55 ülke davet edildi. 3 ülke katılmayı reddetti ve katılan ülkelerden, Japonya’da dahil 49’u anlaşmaya imza attı.
Anlaşmaya göre Japonya işgal ettiği tüm bölgelerden çekildi. Aynı zamanda tüm ordusu terhis edilen Japonya’nın savunması için bir ABD gücü’nün sürekli adada bulunmasına karar verildi. Ve nihayet 28 Nisan 1952’de anlaşma tamamen yürürlüğe girdi ve Japonya’ya tam bağımsızlık verildi.

HÜKÜMET

Japonya 2. Dünya Savaşı’ndan sonra müttefiklerin önerileri ve yol göstermeleri ile formüle edilen ve 1947 yılında yürürlüğe giren anayasanın hükümlerine göre yönetilir. İmparator bugün sadece ulusal bir semboldür. İlk modern anayasanın 1889’daki ilanından, 1945’te 2. Dünya Savaşı’ının bitişine kadar olan dönemde Japonya’nın kesin yürütme yetkisi, kutsal ve tanrısal nitelikleri ve sıfatları olan Japon İmparatoruna aitti. Bugün sembolik olarak süren imparatorluk, ailedeki erkek evlatlara devredilerek devam eder. Eğer hiç erkek çocuk yoksa imparatorlukla eşit seviyedeki prens soyundan gelen bir erkek seçilir.
Yürütme başbakanın başkanlık ettiği kabine tarafından düzenlenir. İktidar partisinin başkanı olan başbakan kabine üyelerini ulusal meclis (Diet) üyeleri arasından seçer. Bu seçim ulusal meclisin izni ve gözetimiyle yapılır. Başbakan ve kabine, ulusal meclise karşı sorumludurlar.
Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden önce meclis Asilzadeler Kabinesi (soylular, imparator tarafından temsil edilen seçkin halk tabakası ve sınırlı sayıdaki seçilmiş üyeler) ve Temsilciler Kabinesi’nden (25 yaş ve üzeri erkek kesim tarafından seçilen üyeler) oluşuyordu.
1947’den beri Japon Ulusal Meclisi yönetimin mutlak hakimi olarak görev yapar. Ulusal meclis üyeleri başbakanı seçer. Ulusal meclis, alt meclis ve üst meclis olmak üzere iki ayrı meclisten meydana gelir. 500 kişilik alt meclis üyeleri 4 yıllık, 252 kişilik üst meclis üyeleri ise 6 yıllık görev için seçilirler. Ancak alt meclis üyeleri seçimi her üç yılda bir üyelerin yarısını seçmek için yapılır. Her iki mecliste de sandalyeler, doğrudan yerel seçimle gelen üyeler ve genel seçimle mecliste temsil hakkı kazanan partiler olmak üzere ikiye ayrılır. Alt mecliste 300 sandalye yerel seçim 200 sandalye de genel seçim üyeleri için; üst mecliste ise 152 sandalye yerel seçim, 100 sandalye de genel seçim üyeleri için ayrılmıştır. 20 yaşını doldurmuş her Japon vatandaşı seçme hakkına sahiptir.

Yerel Yönetimler

21 Kasım 1969 tarihli Japon-Amerikan antlaşması uyarınca 1972 yılında Japonya’ya iade edilen Okinawa ile birlikte 47 eyalete bölünen Japonya’da eyaletler yerel seçimlerle işbaşına gelen yerel meclisler tarafindan yönetilir. Eyaletlerdeki her şehrin belediyesinin, seçimlerde en çok oy alan temsilcilerden oluşan bir meclisi bulunur. Belediyeler, eğitim ve öğretimin kontrolü ve vergi toplama gibi, oldukça geniş yetkilere sahiptir.

Sağlık ve Sosyal Güvenlik

1990’ların ortalarındaki verilere göre ulusal servetin %18’i sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri için ayrılmaktadır. Geniş kapsamlı bir sağlık sigortası sistemi 1927 yılından beri yürürlüktedir. Serbest, özel sektor ve devlet dairelerinde çalısanlar bu sisteme dahildir.
Sosyal sigorta sistemi 2. Dünya Savaşı öncesi büyük bir genişleme göstermiştir. Savaş öncesi çıkarılan kanunlar arasında muhtaçlar için geçim güvenligi sigortası kanunu, engelliler için sosyal güvenlik sigortası kanunu, ulusal sağlık sigortası kanunu, sosyal konut sigortası kanunu, yaşlılar için sosyal güvenlik sigortası kanunu ve anne-çocuk sosyal güvenlik sigortası kanunu olarak sayılabilir. Önceleri 55 olan emeklilik yaşı, daha sonra hükümet tarafından 65 çıkarılmıştır. Sağlık durumu ortalaması mükemmel denecek kadar iyidir. 1990 ortalarının istatistiklerine göre ortalama yaşam süresi erkeklerde 76 kadınlarda ise 82 yıl olarak görülmektedir. Bebek ölümleri ise binde dört gibi neredeyse sıfıra yakındır. Japonya’da 250 bin kadar hekim ve 2 milyona yakın yatak hastaların hizmetindedir.

Savunma

Müttefik devletlerin talimatları doğrultusunda 1950’de kurulan Ulusal Polis Gücü’nün dısında, ulusal egemenlik kazanıldıktan sonra 1990 başlarında kurulan Japon Savunma Kuvvetleri (Cieitai) adında 237,000 kişiden oluşan özel bir ordu da bulunur. Ordu 149,00 kişilik kara; 43,100 deniz ve 44,700 kişilik hava kuvvetlerinden meydana gelir. Bunu dışında genel deniz güvenligini düzenleyen sahil güvenlik birlikleri de bulunur. Tüm güvenlik servisleri, merkezi hükümet kontrolü altındadır.
Japon savunma siyaseti, 1960’tan beri ABD ile Japonya arasındaki karşılıklı işbirliği ve güvenlik antlaşması’na dayanmaktadır; bu antlaşma fiilen gerçek bir askeri ittifaktır. 23 Haziran 1970’te yenilenmiştir. Ayrıca, 1969’da Guam’da belirlenen Nixon doktrini, Japonya’yı, Güney-doğu Asya’da daha fazla sorumluluk almaya sürükledi.

1963’te kaçırılan Takeshi Terakoshi 2002’de nasıl ortaya çıktı?

Takeshi Terakoshi… 1963’te Kuzey Koreliler tarafından kaçırıldı. O günden sonra ailesi haber alamadı. Ta ki Eylül 2002’ye kadar… Japonya ve Kuzey Kore liderleri ilişkileri düzenlemek için biraraya geldi. Görüşmede Kuzey Kore lideri Kim Jong II, 1970’lerde kaybolan 13 Japon’un “kimi askerler tarafından” casusları eğitmeleri için kaçırıldığını, 8’inin öldüğünü açıkladı. Hayatta kalanlardan Terakoshi, 39 yıl sonra Japonya’ya geri geldi. Başkent Tokyo’da annesi tarafından karşılandı. Kuzey Koreli’lerin kendisini kaçırmayıp kurtardığını söyledi. Kuzey Kore yönetimi ölen 8 vatandaşı için açıklama isteyen Japonya’ya ilginç bir cevap verdi: Biri kalp krizinden, ikisi trafik kazasında, 3’ü gaz sızıntısında öldü, 1’i de intihar etti. Kalp krizi geçiren gencin 27 yaşında olması, Kuzey Kore’de kaza yapacak kadar çok otomobil olmaması Japon basınında şüphe yarattı.

Son Söz

Türkiye olarak zaten iyi olan Japonya ilişkilerimizde bir şeyi göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Görüldüğü gibi Japonya dünyanın en eski ve en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Sadece Uzakdoğu’yu değil, tüm dünyanın tarihini etkilemesiyle tanınan Japonya diğer yüzyılların da tarihini etkileyecek gibi görünüyor. Kimi hayalperestler Japonlar için boşuna “Onlar aslında uzaylı” demiyor.

#Kaynakça

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe