Lübnan

İÇERİK

1.Lübnan İç Savaşı…………………………………………………….……1
1.1.İsrail’in Lübnan’ı Birinci İşgali………………………………………….3
1.2.İkinci İşgal…………………….…..……………………………………..4
2.Ürdün İç Savaşı…………………….……………………………..………8
3.Irak-İran Savaşı……………………….…………………………..………9
3.1.İran-Irak Münasebetleri………………………………………………….9
3.2.Savaş……………………………………………………………………13
3.3.Savaş Karşısında Devletler……………………………………………..14
3.4.Savaşı Durdurma Çabaları………………………………………………15
4.Kim Kimdir?………………………………………………………………………………………..16
4.1.Filistin Direnişinin Simgesi: Arafat…………………………………….16
4.2.Hafız Esad (1930-2000)…………………………………………………22
4.3.Irak’ın Devrik Lideri: Saddam Hüseyin………………………………..24
5.Sonuç…………………………………………………………………….26

1. LÜBNAN İÇ SAVAŞI

1975 yılında Lübnan’da değişik gruplar arasındaki hassas dengelerin İsrail aracılığıyla sarsılması iç savaşı getirdi. Önceleri Ortadoğu’nun finans ve ticaret merkezi durumunda olan Lübnan’da istikrar, bu olayla bozuldu. İç savaş, Lübnan’da her azınlığın kendisine ait, ancak dışarıdan yönlendirilmeye son derece uygun küçük ve zayıf bölgeler doğurdu. Bu bölgelerin çoğu, iç savaş sırasında destek aldıkları İsrail’in güdümüne girdiler.
Lübnan’da iç savaşın görünüşteki sebebi, Ürdün’e sığınmış olan Filistinlilerin, Kral Hüseyin tarafından buradan çıkarılmaları ve sonuçta Lübnan’a yerleşmeleriydi. Bu olay İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi için sistemli olarak planlanmıştı. İsrail tarafından, Lübnan’ı Müslümanlarla paylaşmamaları gerektiğine ikna edilen birtakım radikal Hıristiyan gruplar, Filistinlileri Lübnan’dan çıkarmak için mücadeleye girdiler. Lübnan’daki Müslümanların amacı ise, Lübnan ordusundaki Hıristiyan nüfuzunu kırmak ve Hıristiyanlarla eşit haklar elde etmekti. Filistinlilerin amacı da, iç savaştan yararlanarak, sadece Lübnan’ı değil, bütün Arap ülkelerini Filistin sorununa duyarlı hale getirmekti. Mücadele eden gruplar, Müslümanlar ve Hıristiyanlar gibi gözükse de, gerçekte bunlardan başka gruplar da savaşa dahildi. Ayrıca Hıristiyanlar ve Müslümanlar kendi aralarında da parçalanmışlardı. Pierre Cemayel komutasındaki Falanjist Parti, Velid Canbolat’ın komuta ettiği Dürziler, Camille Chamun’un Milliyetçi Liberal Partisi ve Saad Haddad’ın Hür Lübnan Kuvvetleri başlıca güçlerdi. Müslümanlar da Şii ve Sünni olmak üzere ikiye ayrılıyordu.
Hıristiyanlara çok fazla imtiyaz verilmesi kısa sürede azınlıkların iç hesaplaşmasına dönüştü. Bu aşamada İsrail kuvvetleri zaman zaman Lübnan sınırına tecavüz etmeye başladı. Lübnan ordusunun da gruplara ayrılarak çatışmalara dahil olduğu sırada Suriye kuvvetleri Lübnan’a girdi. Koyu bir İsrail ve ABD aleyhtarı görünümündeki Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi ise, gerçekte İsrail’in planının bir parçasıydı.
İç savaş sırasında tarafların silah ihtiyacı duymaları, İsrail’in bu gruplarla doğrudan ilişki kurmasını sağladı.
“Camille Chamun’un adamlarından biri, bir İsrailli ile temas kurarak, silah temin etti. Fakat 1975 yazında çarpışmalar şiddetlenince, hem sayı ve hem de ateş gücü olarak daha fazla silaha ihtiyaç duyuldu. Chamounlar giderek İsrail’e daha bağımlı hale geldiler. 1976 yılı başlarında Camille Chamun ile İsrail Başbakanı İzak Rabin buluştular. Bu buluşmada birtakım anlaşmalar da yapıldı. Buna göre İsrail, Hıristiyanlara tanksavar ve diğer silahları vermeyi kabul etti. Ayrıca Hıristiyan kuvvetleri İsrail’de eğitilecekti.” (Fire in Beirut-Israel’s War in Lebanon with PLO, Dan Bavly-Eliahu Salpeter, sf.44)
İsrail’in kontrolündekiler sadece Chamoun’un grubu ile kısıtlı değildi. Cemayellerin Falanjist milisleri ile İsrail arasında da çok sıkı ilişkiler vardı. Beşir Cemayel’in İsrail bağlantısı henüz Amerika’dayken CIA aracılığıyla sağlandı.
“Beşir Cemayel’in adı CIA ajanlarının listesinde yer alıyordu. Lübnan Savaşı çıkmadan önce 70’li yılların başında CIA tarafından Washington’da bir avukatın yanında staj yaparken işe alınmıştı. 1976’da Falanjist Milislerin yönetimini ele aldığında derece atladı. CIA, onun gönderdiği raporlara daha fazla para ödemeye başladı. Bu uzun ortaklıkta William Casey, Beşir için 10 milyonluk bir yardım sağladı. Beşir Lübnan’a Bakan olduktan sonra Casey onun adını hemen CIA listesinden sildi. Amaç genç liderin geleceğini mahvetmemekti.” (Arabies, Ekim 1988)
Bu olaydan iki yıl önce Mossad, Falanjist Milisleri ile de ilişki kurmuştu.
“Mossad ve Aman (Mossad’ın askeri istihbaratı) 8 yıl süreyle Lübnanlı Hıristiyan Falanjistlerle sağlam bağlantılar kurdu. İlk ilişki 1974’de kuruldu. Lübnanlı Hıristiyan liderler Camille Chamun ve Pierre Cemayel’i Yahudi Devleti’yle ilişkiye geçmeye ikna eden, kendisinin de İsrail’le gizli diplomasisi olan Ürdün Kralı Hüseyin’di. Chamun ve Cemayel’in İsrail Başbakanı Rabin’le uzun görüşmeleri oldu. Cemayel’in küçük oğlu Beşir Cemayel Mossad’ın özel ilgisini çekiyordu. Beşir avukattı ama kanun tanımazlığı ve caniliğiyle meşhurdu.” (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.264-265)
Mossad, Falanjistlere verdiği destekle, “böl-yönet” stratejisi doğrultusunda bir adım daha ilerledi. Bunun sonucunda elde ettiği, Lübnan’da radyo istasyonu kurma hakkıyla da, istihbaratını sağlamlaştırma fırsatını buldu.
“Mossad’ın, 1975-1976 Lübnan iç savaşında Falanjistlerin başarı elde etmesini sağlamasından sonra, Lübnan’da yeni bir istasyon kurmasına izin verildi. Bu istasyona Jounieh Limanı’nda bir radyo alıcısı da dahildi. İsrail aynı zamanda güçlenen FKÖ’yü bastırmak ve kuzey sınırını korumak için kendi Lübnan ordusunu kurdurdu. Bu ordunun adı Güney Lübnan Ordusuydu ve yöredeki Hıristiyanlar tarafından idare ediliyordu.
Bu ordunun eğitiminden, araç gerecinden, maddi ihtiyaçlarından ve kıyafetinden İsrail’in askeri istihbarat örgütü Aman sorumluydu. Ayrıca Kuzey Lübnan’dan gelen Falanjistler de İsrail ordusunda Mossad ve Shin Beth tarafından eğitiliyorlardı; özellikle istihbarat ve soruşturma yöntemleri konusunda.
Falanjistlerin İsrail’in yardımıyla kurdukları küçük Güvenlik ve İstihbarat Servisinin Başkanı Eli Hobeika’ydı. Hobeika, Aman ve Mossad’ın Falanjistlerle kurduğu ilişkinin kilit adamıydı. Bu ilişki kendisine birçok avantajlar sağlıyordu… Lübnanlı Falanjistler kolaylıkla İsrail’in dostu oldular, çünkü onlar da Müslümanlara düşmandılar. ” (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf. 265-266)
Falanjistlerin lideri Beşir Cemayel, yaptığı hizmet karşılığında İsrail’in silahları ve tanklarının desteğiyle Lübnan Başkanlığına getirildi.
“Beşir Cemayel, 1982 Ağustosu’nda İsrail silahlarının gölgesinde Lübnan Devlet Başkanı seçildi.” (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf.225)
“İsrail, Falanjist iş birlikçilerine ve İsrail silahlarının gölgesi altında seçilmiş Falanjist hükümete sempati ile bakmakta ve garezden uzak bir tutum takınmaktadır.” (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf.302)
Falanjistlerin çarpıştığı Dürziler de gerçekte İsrail’in müttefikiydi. Böylece İsrail, desteklediği bu değişik grupları birbirleriyle savaştırdı. Sonuçta bu küçük Ortadoğu ülkesi kana bulandı, yönetimi ise tamamen İsrail’in eline geçti. Niçin savaşa başladıklarını bile unutmuş etnik gruplar, galibin yalnızca İsrail olduğu bir savaşın figüranları oldular.
“İsrail ordusunda Yahudiler dışında görev yapma hakkına sahip tek cemaat Dürzilerdir. İsrail ve Lübnan Dürzileri birbirlerine çok bağlıdırlar.” (Cumhuriyet, 25 Ağustos 1983)
“Dürzilerin büyük bir bölümü İsrail ordusunda görev yapıyorlar. 1948’de kurulmasından beri İsrail’e hep sadık kaldılar. İsrailliler Golan’ı alınca Hıristiyan ve Müslüman tüm Suriyeli halk Damas’a göç etti. Sadece İsraillilerle çok iyi anlaştıkları belli olan Dürziler yerlerinde kaldılar.” (Les Murailles d’Israel, Larteguy, sf. 92)

1.1. İsrail’in Lübnan’ı Birinci İşgali (1978)

Lübnan’da istediği ortamı hazırlayan İsrail, 14-15 Mart 1978 gecesi tanklar, uçaklar ve deniz kuvvetleriyle desteklediği 25.000 kişilik bir orduyu ülkeye soktu. İsrail Kuvvetleri 19 Mart’ta Litani Nehri’ne kadar ilerlediler. Genelkurmay Başkanı Mordechai Gur, Lübnan’ın güneyinde 6 millik bir güvenlik şeridi oluşturduğunu açıkladı.
İsrailliler bu işgal sayesinde aradıkları su kaynağı olan Litani Nehri’ne de kavuşmuşlardı. İsrail, Lübnan’ın güneyinde güvenlik kuşağının kurulmasında, Saad Haddad komutasındaki Maruni Kuvvetlerini kullanmıştı. 7 Nisan’da BM’nin sözde tepkisi nedeniyle geri çekilirken, tampon bölge olarak kullanacağı bu alanı, kuklası Haddad için bir devletçik olarak bıraktı.
“İsrail, 6 millik güvenlik şeridini, burada bulunan Maruni Kuvvetlerini komuta eden Binbaşı Saad Haddad’a terk etti. Saad Haddad, tamamen İsrail taraftarıydı ve bu kuvvetin ihtiyacını İsrail karşılıyordu. Binbaşı Haddad bu bölgede Hür Lübnan’ı ilan edince buradaki BM Barış Gücü daha kuzeydeki bölgelere çekildi. Hür Lübnan’ın toprakları 195 kilometre kare kadardı.” (Les Murailles d’Israel, Larteguy, sf.152)

1.2. İkinci İşgal

1982’de İsrail, yarım kalan hareketini tamamlamak için yeni bir işgal girişiminde bulundu. Bu girişim için ileri sürülen bahane, İsrail’in İngiltere elçisinin öldürülmesiydi. Fakat işin ilginç yönü, elçiyi öldürerek işgalin bahanesinin oluşmasını sağlayan kişinin Mossad’ın kiralık adamı Ebu Nidal olmasıydı.
“6 Haziran 1982’de İsrail, Lübnan’a girdi. Niyetinin FKÖ üyelerini Lübnan’ın güneyinden sürüp çıkarmak olduğunu açıkladı. Bu hareketini haklı göstermek için de Londra’daki elçisine karşı üç gün önce bir suikast girişiminde bulunduğunu iddia etti.
“…CIA ve çok geçmeden İngilizler, bu nedenin doğru olmadığını öğrendiler. İsrail elçisine saldıranlar FKÖ’den kopmuş olan Ebu Nidal grubundandılar. Ve bu grup Lübnan’da üstlenmiş olan esas FKÖ’yle de savaş halindeydi. İsrailliler yanlış Filistinlilere saldırıyorlardı. Ama Şaron’a göre bu pek de önemli değildi. Birkaç gün içerisinde İsrail ordusu, Beyrut’un dış mahallelerine ulaştı.” (CIA ve Gizli Savaşları, Bob Woodward, sf.143-144)
“Lübnan işgalinin, Londra suikastı ile yahut Galilee (Lübnan sınırındaki İsrail bölgesi) üzerine yönetilmiş hayali bir tehditle hiçbir ilgisi olmadığını anlamak için Lübnan hedefini, ‘Büyük İsrail’ Siyonist projesinin içinde düşünmek yeterlidir.” (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.168-169)
Dönemin İngiltere Başbakanı Margareth Thatcher ise, İsrail’in Lübnan saldırısı için ileri sürülen ilk neden olan suikast ile ilgili olarak, basına şu açıklamayı yapmıştı:
“Suikastın düzenleyicilerinin üzerinde bulunan öldürülecek kişilerin listesinde FKÖ’nün Londra temsilcisi de var. Bu durum şunu gösterir ki katiller İsrail’in iddia ettiği gibi FKÖ tarafından desteklenen kişiler değiller. İsrail’in Lübnan’a saldırmasının bu olaya karşı bir misilleme olduğunu sanmıyorum. İsrailliler savaşı sürdürmek için olayı bahane saydılar.” (International Herald Tribune, 8 Haziran 1982)
Kendisine karşı girişilen saldırıları durdurmak için Lübnan’a girdiğini söyleyen İsrail, 6 Haziran günü 90 bin kişilik ordusuyla üç koldan ilerlemeye başladı.
“Lübnan’ın 1982 yazında işgal edilişinin amacı, katliam ve terör yoluyla tüm Filistinli nüfusun dağıtılmasıydı. 1982’deki işgalden önce Ariel Şaron ile Beşir Cemayel farklı zamanlarda Lübnan’daki Filistinli sayısını beş yüz binden, elli bine indireceklerini açıklamışlardı.” (Siyonizm’in Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.66)
İsrail Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan da, yönettiği ‘Oranim Operasyonu’nun amacının, Lübnan içlerine kadar girerek FKÖ’ye darbe vurmak olduğunu açıklamıştı. İsrail’in tek amacının, karşı eylemlerde bulunan FKÖ’yü dağıtmak olmadığı, sivillere karşı giriştiği yok etme hareketiyle belli oldu. Ayn El Helve, Sabra ve Şatilla’daki Filistinlilerin kamplarında dünya tarihinde eşine az rastlanır katliamlar yaşandı. “İşgal, 6 Haziran 1982 Pazar günü sabah saat 5.30’da yoğun hava bombardımanı ile birlikte başladı. İsrailliler Ayn El Helve’yi çeyrek daire düzeni içinde aralıksız bomba yağmuruna tutup kalbura çevirdiler. Önce hedefin bir çeyreklik bölümü ateş altına alınıyor, sonra öteki çeyreğe geçiliyor, gayet sistemli ve amansız bir biçimde bir çeyrek hedeften çıkarken, öteki çeyrek yeniden hedefe giriyordu. Bombardıman bu şekliyle on gün on gece sürdü. Küme bombaları, sarsma bombaları, yüksek ısılı yangın bombaları ve beyaz fosfor bombaları kullanıldı.” (Siyonizm’in Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.66)
İsrail’in Lübnan’daki bu temizlik hareketinin baş destekçisi Falanjist Militanlarıyla, Filistinli mültecileri öldürerek Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştiren Beşir Cemayel’di. İsrail’in kiralık adamı Beşir Cemayel’in, katliamda öldürülenler hakkındaki düşünceleri de İsrail’inkine paraleldi: “Filistinliler lüzumsuz bir halk… Her gerçek Lübnanlı, bir Filistinli öldürene kadar durulmayacak.” (Going All the Way, Jonathan Randal, sf.188) “Filistin halkının katledilmesi ve dağıtılması İsrail stratejisinin bir parçasıydı. Bir başka parçası ise; İsrail’in, Ortadoğu’nun finans-kapital merkezi olarak yükselmiş olan Lübnan’ı ekonomik bakımdan çökertmesiydi. 1982’deki İsrail işgalinin ilk aylarında 20 bin Filistinli ile Lübnanlı öldü, 25 bini yaralandı, 400 bini de evsiz kaldı.” (Siyonizm’in Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.71)
“İsrail’in işgali sırasında sadece Beyrut’a atılan bombaların ağırlığı, Hiroşima’yı yerle bir eden atom bombasınınkini kat kat aşıyordu. Okullar, hastaneler özel olarak hedef seçilmişti. Lübnan fabrikalarında üretilmiş bütün demiryolu araçlarıyla, teçhizat ganimet olarak İsrail’e götürüldü. Hatta BM Yardım ve Hayır Servisi mesleki eğitim merkezlerine ait torna tezgahları ile küçük çaplı makinelere kadar her şey yağmalandı. Lübnan’a ait narenciye ve zeytin üretimi tamamen felce uğratıldı. İsrail ihraç mallarıyla rekabet halindeki Lübnan ekonomisi yok edildi. Şeria ve Litani Nehirlerini besleyen akarsular yataklarından saptırıldı ve Güney Lübnan bir İsrail pazarı haline getirildi.” (Siyonizm’in Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.71)
Başkanlığı öncesinde ABD ve İsrail için casusluk yapan Beşir Cemayel, Begin tarafından desteklenerek Lübnan’da Başkanlık koltuğuna oturtulmuştu. Bu vefa borcunu da, İsrail için Lübnan’daki Filistinlileri katlederek ödemeye çalıştı. Ancak, İsrail kendisiyle yüzde yüz iş birliği yapmayanları pek sevmiyordu; Cemayel’in İsrail’le olan ilişkisinde çıkan bazı pürüzler, hayatına mal oldu. Cemayel’in ölümü İsrail’in Lübnan işgalini yayması için de yeni bir basamak olarak kullanıldı. (http://www.masonluk.net/kabala_masonluk_06_1.html – 22.05.2005 Pazar, 22:55:47)
“İsrailliler için çok az uyumlu olduğu anlaşılan Beşir Cemayel, İsrail ordusunun izni olmadan yanına gidilemeyecek şekilde korunduğu sırada kendi Genelkurmay Karargahı’nda öldürüldü. Bu cinayet İsrail ordusuna Lübnan işgalini daha da yaygın hale getirilmesi için yeni bir fırsat verdi. İsrailliler güvenlik sağlayacaklarını ve karşılıklı hesaplaşmaya engel olacaklarını söylüyorlardı.” (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.168)
İsrail, yakın zamanda kontrol altında tuttuğu bölgeyi Beyrut’a kadar genişletmek amacıyla Lübnan’daki üçüncü işgal hareketini de gerçekleştirdi. Bu harekette diğerlerindeki gibi mümkün olduğunca çok Arabı yok etmeyi amaçlıyordu. Yazar Livia Rokach, İsrail’in Lübnan üzerindeki hareketlerini, İsrail Başbakanı Moshe Sharett’in günlüğünden yararlanarak hazırladığı eserinde şöyle açıklıyor:
“İsrail’in, Lübnan’da on yıldan fazla süren ve kısa sürede aşağılık bir vahşet halini alan sistematik kitle katliamları eşi görülmemiş boyutlardadır. Bu katliamlar hiçbir şekilde haklı çıkarılamaz. Burada sunulan belgelerle İsrail’in kendini ve Lübnan Hıristiyanlarını FKÖ terörüne karşı koruma bahaneleri daha da gülünç ve utanç verici olmaktadır. Bu bahane Batılı iletişim araçları ve hükümetlerince her zaman desteklenmektedir.
İsrail’in BM Daimi Temsilcisi Yehuda Blum ‘Lübnan’daki temel problemler çok önceki yıllara dayanmaktadır. Güney Lübnan’daki durum bu sorunların belirtisi ve yan ürünü olarak görülmelidir.’ (The Nation, 15 Eylül 1979) derken, kuşkusuz dünya kamuoyunu küçümsemekte ve kara cahil olduğunu hesaplamaktadır. Temsilci, İsrail’in ‘Made in USA’ silahlarla, Binbaşı Saad Haddad yönetimindeki İsrail Maruni kuklalarına yaptırdığı kitle katliamını işte böyle nitelendirmektedir.” (İsrail Başbakanlarından Moshe Sharett’in Özel Günlüğünden, İsrail’in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf. 89-90)
Bütün bu çarpışmalar olurken ve bilhassa 1976 yılı içinde, Suriye her seferinde bir kısım kuvvetini Lübnan’a sokarak, tarafların arasına girmeye ve ateş-kes sağlamaya çalışmıştı. Bundaki bir maksadı da, Filistin gerillalarını ve Filistin Kurtuluş Teşkilatını kendi kontrolü altına almaktı. Bundan dolayı, Suriye’nin Lübnan’a asker sokması, Mısır ve Irak gibi Arap ülkeleri tarafından tepki ile karşılandı. Mamafih, Suudi Arabistan ve Kuveyt’in aracılığı ile, 1976 Ekim’inde Riyad’da yapılan Arap zirvesinde, Lübnan’da sayıları 30.000’e çıkmış bulunan Suriye kuvvetlerinin Arap Barış Gücü adı ile görev yapması kararlaştırıldı. Yani bu kuvvetler, Suriye’yi değil, bütün Arap ülkelerini temsil etmiş oluyordu. Ayrıca Lübnan’daki Filistinlilerin de 1969 ve 1973 anlaşmalarına uymaları prensibi kabul edildi. Lübnan’ın iç düzenini bozmayacaklardı. Arap ülkeleri Arap Barış Gücü’nün masraflarını üzerlerinde aldıkları gibi, Lübnan’ın tamiri ve kalkınması için de bir fon kabul ettiler.
Lübnan iç savaşı burada bitti, ama Lübnan’ın çilesi burada bitmedi. Bir defa, Elias Sarkis’in bütün çabalarına rağmen ülkenin birlik ve bütünlüğünü sağlamak mümkün olmadı. Çünkü, bu tarihten sonra Filistin Kurtuluş Teşkilatı ülkenin tek hakimi gibi oldu. 30.000 kişilik Arap Barış Gücü, adındaki Arap kelimesine rağmen, gerçekte Suriye işgal kuvvetleri idi. Bir yanda Filistinliler ve Müslümanlar ile, öte yanda Hıristiyanlar arasındaki anlaşmazlık ve mücadele de ortadan kalkmadığına göre, bu şartlarda ülkenin birleştirilmesi elbette ki mümkün olamazdı.
Lübnan iç savaşının bundan da daha mühim neticesi, ülkeyi İsrail’in karşısına çıkarmasıdır. Zira, bu tarihten sonra, Filistin gerillaları, Suriye kuvvetlerinin de himayesinde, İsrail topraklarına karşı saldırılarını iyice arttıracaklardır. Bir halde ki, Güney Lübnan tamamen Filistin gerillalarının kontrolü altına girecektir. Filistinlilerin saldırılarına da İsrail, her zaman yaptığı gibi, mislile karşılık verecek ve bundan da Lübnan zarar görecektir. Keza, bu mücadele sadece gerillalar ile İsrail arasında değil, zaman zaman da, hava muharebeleri şeklinde İsrail ile Suriye arasında ve Lübnan havalarında cereyan edecektir.
Filistin gerillaları ile İsrail arasındaki mücadele, altı yıl sürdükten sonra, nihayet, 6 Haziran 1982 günü İsrail Güney Lübnan’ı işgal ederek Beyrut’a girecektir. İsrail’in Lübnan operasyonu, Lübnan’ın Filistin gerillalarından temizlenmesini sağlayacak ise de, bu sefer Lübnan’ın güney yarısı ve başkentini İsrail’in işgali altına sokacaktır. (ARMAOĞLU, Prof. Dr. Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Cilt 1-2: 1914 1995), Alkım Yayınevi, sf. 733-734)

2. ÜRDÜN İÇ SAVAŞI

1970 yılının yaz aylarında patlak vermiş olan Ürdün İç Savaşı’nı, Filistin gerilla teşkilatları Ürdün’de krallık rejiminin sona ermesi ve Filistinliler için yeni bir vatan sağlanması için tetiklemişlerdi.
Ürdün ordusu askerleri tarafından 7 Haziran’da başlayan iç savaşta “Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi” adlı verilen gerillalar başkent Amman’a saldırarak birçok noktayı kontrol altına almışlardır. Bu da Amman’da 4 gün süren kanlı çarpışmalara neden olacaktır.
El Fetih gerillaları Ürdün askeri birlikleriyle çatışmaya girdiğinden El Fetih ve Filistin Kurtuluş Teşkilatı lideri Yasir Arafat ile Kral Hüseyin arasında Filistinli mültecilerin kamplarına dönmeleri ve bütün mahpusların serbest bırakılmalarını öngören bir anlaşma imzaladı. Yine de Habbaş bunu kabul etmeyip Ürdün askerinin kışlaya dönmesini ve hapisteki komandoların serbest bırakılmasını isteyecektir. Bunun için kaçırma operasyonları bile düzenleyecektir. Fakat El Fetih’in baskısı üzerine 11 Haziran’da çarpışmalarına son verdi ve ertesi günü rehineleri serbest bıraktı. Üç kuvvet ortaya çıktı:

a)Kral Hüseyin’in otoritesi
b)Arafat liderliğindeki El Fetih
c)Habbaş liderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi

Gerilla teşkilatları bir araya geldikten sonra Ürdün hükümeti ile 10 Temmuz 1970’de 16 maddelik bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile komandolar Ürdün topraklarında tam bir hareket serbestisi kazanıyorlardı. Ürdün hükümeti gerillaların İsrail’e karşı faaliyetlerini destekleyeceklerdi. Gerillalar ise hükümete saygı gösterecekti.
Bundan sonra da çeşitli çatışmalar ve anlaşmalar olmaya devam etti. 1 Eylül’de Kral Hüseyin’e karşı bir suikast yapıldı, fakat başarılı olunamadı. Aynı ay içinde Kral Hüseyin Amerika’dan yardım istedi ve Amerika bu çağrıya destekle cevap verdi. Eylül 1978’de yapılacak Camp David anlaşmasında Arap-İsrail barışı için Ürdün’e ağırlık verilmesinin sebebi budur.
Amerika’nın ve İsrail’in müdahale konusundaki kararlılığı Sovyetleri Suriye üzerinde baskıya sevk etti. Ürdün ordusu Suriye kuvvetleri karşısında başarılı şekilde direnerek Suriye kuvvetlerinin geri çekilmesine neden oldu. Böylece 23 Eylül’de Kral Hüseyin tarafından ateşkes ilan edildi.

3. IRAK-İRAN SAVAŞI

Yakın zamanların en manasız savaşlarından biri sayılan Irak-İran savaşının kökeninde bir mezhep mücadelesi olduğu kadar, daha gerilere giden bir siyasi üstünlük mücadelesi de mühim sebeplerden biridir.

3.1. İran-Irak Münasebetleri

1958 Temmuzunda Irak’ta monarşinin yıkılmasından sonra İran ile Irak arasındaki münasebetler bir türlü düzgün gitmemiştir. Bu tarihten sonra Irak’ta daima sol rejimlerin hakim olması, Batı’ya dönük bir politika takip eden İran şahı Rıza Pehlevi’nin hiç hoşuna gitmemiştir. Diğer taraftan, 1970’de İngiltere’nin körfezden çekilmesinden sonra İran Şahı, İran Körfezi (Persian Gulf) dediği Basra Körfezi’ni bir İran gölü haline getirmek istemiş ve bu faaliyetinde de Irak karşısına bir engel olarak çıkmıştır. Bu siyasi mücadelede İran, 1961’den beri Irak’ın başına dert olan Kürt meselesini, zaman zaman Irak’a karşı bir koz olarak kullanmış ve Kürt ayaklanmalarını desteklemiştir.
1968 Temmuz’unda Irak’ta Baas Sosyalist Partisi iktidara geldi. Baas Partisi, bilhassa İhtilal Komuta Konseyi Başkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin Takriti’nin çabaları ile, 1961’den beri devam eden Kürt meselesine bir çözüm getirmek üzere, Kürdistan Demokratik Partisi lideri Molla Mustafa Barzani ile 1970 Mart’ında, Kürtlere muhtariyet veren bir anlaşma imzaladı. Bu suretle Baas rejimi, yıllardan beri Irak’ın uğraştığı bir meseleyi bertaraf etmiş oluyordu. Baas rejimi, bunun arkasından 1972 Nisan’ında, Sovyet Rusya ile bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzalayarak Sovyetlerden silah almaya başladı. Bu da tabii İran’ı memnun edecek bir gelişme olmadı.
Irak’ın 1970 Mart’ında Kürtlerle imzaladığı muhtariyet anlaşmasını tatbik etmek imkanı olmadı. Çünkü bu anlaşmanın takibinde iki taraf arasında anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine 1974 Nisan’ında Kürtlerle Irak kuvvetleri arasında, Irak’ın kuzey bölgelerinde silahlı çatışma başladı ve bu çatışma giderek bir iç savaş haline geldi. Bu iç savaşa 1974 Kasım ayından itibaren İran da karışmaya başladı. Çünkü bu tarihten itibaren İran Kürtlere top ve tanksavar silahları vermeye başladığı gibi, Irak kuvvetlerinin önünden kaçan Kürtler İran’a sığınıyor ve oradan takviye aldıktan sonra tekrar Irak kuvvetlerine karşı mücadeleye başlıyordu. 1974 yılı sonunda İran’a sığınmış bulunan Irak Kürtlerinin miktarı 130.000’i bulmuştu. Irak bir bakıma İran’la da savaş yapmaktaydı. Bu sebeple, iki devletin münasebetleri gayet kötü bir duruma girdi. Mamafih, gerçek şudur ki, İran’ın Kürtlere yardımı Irak’ı güç duruma sokmuştu.
Fakat İran ve Irak arasındaki bu gerginlik fazla sürmedi. 1975 Mart’ında Cezayir’de OPEC toplantısı vardı. Bilhassa Cezayir devlet başkanı Bumedyen’in aracılık çabaları ile, İran Şahı ile Irak Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin arasında, 6 Mart 1975’te, bu toplantı sırasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile, Irak ile İran arasındaki Şat-ül Arab nehir sınırı yeniden tespit ediliyor ve buna karşılık İran da Kürtlere yardım etmekten vazgeçiyordu. Bu anlaşmadan sonra İran’ın Kürtlere yardımını tamamen kesmesi ile, kuzey Irak’taki Kürt ayaklanması da sonra ermiştir.
Irak-İran kara sınırı ve Şat-ül Arap nehir sınırı anlaşmazlığı Osmanlı Devleti zamanında başlamış, 400 yıldan fazla süregelen bir anlaşmazlık olmuştur. 19. yüzyılda Türk-İran sınırını düzenlemek ve tespit etmek için 1823 ve 1847 Erzurum anlaşmaları yapılmış ise de, yine sınır anlaşmazlıkları eksik olmamış ve bunun üzerine, İran’la Osmanlı devleti arasında 1913 yılında İstanbul Protokolü imzalanmıştır. Bu protokol hem kara sınırı ve hem de Şat-ül Arap sınırını kesin olarak çiziyordu. Lakin, Lozan Antlaşması ile Türkiye Irak’tan çekildikten sonra, Irak ile İran arasında bilhassa Şat-ül Arap nehrinde anlaşmazlıklar çıktı. İki devlet arasında 1937 Temmuz’unda bir anlaşma yapıldı ise de, bu anlaşmayı İran 1969 Nisan’ında feshetti ve bundan sonra başka hadiselerin de ilavesiyle iki tarafın münasebetleri bozuldu.
1975 Cezayir anlaşması, 1913 İstanbul protokolünde olduğu gibi, Şat-ül Arap nehrinde, milletlerarası hukuk kurallarına uygun olarak, Thalweg çizgisini İran ile Irak arasında sınır olarak kabul etmekteydi. Yine Cezayir anlaşmasına göre, taraflar, iyi komşuluk ve dostluk münasebetleri kuracaklar ve karşılıklı işbirliğinde bulunacaklardı.
Cezayir anlaşması, her iki ülkenin yararına idi. Çünkü, Irak, Kürt ayaklanması dolayısıyla İran ile doğrudan bir çatışmaya girme ihtimalinden kurtulduğu gibi, Kürt ayaklanmasını bastırmak suretiyle Kerkük petrollerini yeniden işletme imkanını elde ediyordu. Buna karşılık İran da Irak ile bir çatışma ihtimalini bertaraf ettiği gibi, Şat-ül Arab’daki sınırını Thalweg çizgisine kadar uzatıyor ve ayrıca Irak’ın, Şahın muhaliflerini desteklemekten vazgeçmesini sağlıyordu.
1979 Şubat’ında Şahın devrilmesi ve Humeyni rejiminin başlaması ile birlikte Irak-İran münasebetleri hızla kötüye gitmeye başladı. Humeyni rejimi Irak için rahatsızlık verici idi. Çünkü İran’da bir Şii rejiminin kurulması, halkının asgari yüzde 40’ı Şii olan Irak için tehlikeli bir gelişme idi. Kaldı ki, Humeyni daha ilk günden itibaren bütün Arap ülkelerindeki Şii’leri ayaklanmaya kışkırtmış ve bununla da yetinmeyerek bir takım yıkıcı faaliyetlere de girişmişti. Irak lideri Saddam Hüseyin, 17 Eylül 1980 günü Milli Meclis’te yaptığı konuşmada Cezayir Anlaşmasını feshederken, bu noktaya şu şekilde değiniyordu: “Dinsel çağrı kisvesi, Acem ırkçılığını gizlemek için bir maskeden başka bir şey değildir. Acem ırkçıları din kisvesi altında, Araplara karşı besledikleri kinlerini gizlemeye çalışmakta, din kisvesi bölge hakları arasında kin, gericilik ve bölücülük duygularını körüklemekte ve ister bilerek, ister bilmeyerek, uluslar arası siyonizmin tasarılarına hizmet etmektedirler”.
Gerçekten, Saddam Hüseyin’in sözünü ettiği Şii bölücülüğü tehlikesi, daha 1979’un ilkbahar aylarından itibaren ortaya çıkmıştı.
Irak’ta Şii nüfus genellikle Bağdat’ın güneyindeki Necef ve Kerbela bölgelerinde yaşamakta idiler ve liderleri de Ayetullah Muhammed Bekir El-Sadr idi. Bekir El-Sadr, Humeyni rejiminin ilk gününden itibaren, Humeyni’yi ve İran ihtilalini desteklediğini açıkça ilan etmekten kaçınmamıştı. Bundan dolayı, Bekir El-Sadr liderliğindeki Şii’ler 1979 Haziran ayı başında Irak’taki Baas rejimi aleyhine gösterilere başladılar. Güvenlik kuvvetleri bu gösterilere engel olmak isteyince, iki taraf arasında çarpışmalar oldu. Çarpışmalarda 2 kişi öldü ve 16 kişi yaralandı. Hükümet, Bekir El-Sadr’ı tevkif etti ve bir süre sonra da idam etti. Ayrıca, Şii liderliğinin ileri gelenlerinden 31 kişiyi de ülke dışına çıkardı. Bu hadiseler üzerine Irak Şii’leri, 1979 yılı ortalarında Necef’te İslam Kurtuluş Hareketi adı ile bir teşkilat kurup Humeyni ile temasa geçtiler.
Humeyni rejimi ile Irak’ın münasebetlerini bozan bir diğer mesele de, Şah zamanında olduğu gibi, yine Kürt meselesidir. İran’da Şah’ın düşmesi ve otoritenin yok olması, buna ilaveten İran Kürtlerinin bağımsızlık hareketleri, İran’ın Irak’a bitişik bölgelerini Irak Kürtleri için bir sığınak haline getirdi. Irak hükümetinin takibinden kaçan Kürtler İran’ın bu bölgelerine sığınmaktaydı. Halbuki Irak’ın kendi ülkesindeki Kürt ayaklanmalarını bastırabilmesi için Türkiye ve İran’ın işbirliğine ihtiyacı vardı. Nitekim Irak bu konuda Türkiye ile 20 Nisan 1979’da bir anlaşma imzalamıştı. Fakat İran’la aynı işbirliğini kurması mümkün olmadı. Bunun için Irak, İran Kürtlerinin Irak Kürtleriyle bağını kesmek ve onlara bir uyarıda bulunmak amacıyla, 4 Haziran 1979 günü İran’ın Sanandaj bölgesindeki Kürt köylerini uçaklarla bombardıman etti. Bu bombardıman bir süre için netice verdi. Fakat İran ile Irak arasında bu bölgedeki sınır çatışmalarını sona erdiremedi. Çatışmalar 1980 yılı boyunca da devam etti. O kadar ki, 27 Ağustos 1980 günü bu çatışmalarda İranlılar Irak kuvvetlerine karşı ilk defa yerden yere (SS) füzeler kullandılar. 1980 yazında münasebetler bu hale gelmişti.
Bir başka anlaşmazlık konusu da Kuzistan Arapları idi. Humeyni rejimi işbaşına gelince Kuzistan Arapları da muhtariyet istediler. Arapların lideri Şeyh Muhammed Tahir Hakanı idi. Humeyni Arapların bu isteklerini kabule yanaşmayınca, 1979 Mayıs’ında Araplarla Devrim Muhafızları arasında Hurremşehir’de çarpışmalar başladı. Hurremşehir, Şat-ül Arap’ın karşı kıyısında ve Abadan’ın biraz kuzeyinde idi.
Irak bu çarpışmalarda Kuzistan Araplarına silah ve cephane yardımı yaptı. Kalaşnikoflar ve roket-atarlar verdi. Bu ise Irak-İran münasebetlerini gerginleştirdi. 1980 yaz aylarında güneyde Irak-İran sınırında devamlı çatışmalar ve çarpışmalar olmaktaydı.
Irak’ı İran’a savaş açmaya sevk eden bir sebep de, Saddam Hüseyin’in 1979 Temmuz’unda, yani İran ihtilalinden birkaç ay sonra, iktidarı ele almasını müteakip, gerek kendisine, gerek arkadaşlarına karşı komplolar başlaması idi. Saddam Hüseyin içerde ciddi bir muhalefet ile karşı karşıya bulunuyordu. 1980 yılı içinde bu muhalefet daha da şiddetlendi. Çoğunlukla Şii’ler tarafından desteklenen Dava Partisi bu siyasi muhalefeti temsil ediyordu. Bu siyasi muhalefette, şimdi Irak ile münasebetleri Saddam Hüseyin ile beraber bozulmaya başlayan Suriye’nin de bir tesiri olduğu muhakkaktır. Fakat Saddam Hüseyin bu siyasi muhalefete karşı sert tedbirler aldı ve Dava ile alakası herkesin idam edileceğini ilan etti. Buna mukabil, Dava Partisi ile bağları olan Iraklı Mücahidin grubu da, Irak’ın içinde ve dışında, bir takım suikastlara ve sabotajlara girişti. Bu iç muhalefet dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir.
Bu şartlar içinde 1980 Ağustos’u geldiğinde, zaten Irak-İran sınırlarında çarpışmalar yoğunlaşmaya başlamıştı. Eylül başından itibaren çarpışmalar şiddetlenmiş ve 10 Eylül’de Irak Kasr-ı Şirin ile Naft-i Şah arasındaki araziyi ele geçirdiğini iddia ediyordu.

3.2. Savaş

Irak için yapılacak tek şey kalmıştı. Savaşa resmen başlamak. 17 Eylül’de Saddam Hüseyin Milli Meclis’te yaptığı konuşmada, 6 Mart 1975 tarihli Şat-ül Arap anlaşmasını feshettiğini ilan etti. Yani Irak, nehrin iki yakasının da kendisine ait olduğunu söylemek istiyordu. 22 Eylül 1980 gününden itibaren de Irak Orduları, kuzeyde Kasr-ı Şirin, ortada Mehran ve güneyde de Susangerd, Ahvaz ve Hurremşehir bölgelerinde İran topraklarına girmeye başladı. Irak-İran savaşı resmen böyle başlamıştı.
Irak İran’a saldırırken, kolay bir zafer elde edeceğini ve bu suretle kendisi Arap dünyasında büyük prestij kazanırken, Humeyni’nin itibarını kıracağını ve belki düşmesini sağlayacağını ümit etmişti. Irak’ı bu ümide sevk eden başlıca faktör, İran ordusunun, zayıf ve dağınık durumda olmasıydı. Kaldı ki, İran ordusunun silahları esas itibarıyla Amerikan silahları idi ve Amerika iki yıldır yedek parça vermiyordu.
Irak’ın ümidi gerçekleşmedi. İran’ı dize getiremediği gibi, savaşın da başında İran’dan işgal ettiği bir kısım toprakları İran geri aldı. İran beklenmedik bir direnme gösterdi. Humeyni’nin ülkedeki prestiji daha da arttığı gibi, şüphesiz Saddam Hüseyin’in prestiji de ağır bir darbe yedi.
700 km.lik bir cephede harekete geçen Irak kuvvetleri, kuzeyde Panjwi ve Kasr-ı Şirin, ortada Mehranı aldılar ve Susangerd, Ahvaz ve Hurremşehir önlerinde İranlıların sert bir direnmesi ile karşılaştılar. Ekim 1980 sonunda Hurremşehir Irak kuvvetlerinin eline geçti. Bundan sonra kara muharebeleri durgunlaştı ve cephe sabitleşti. Taraflar zaman zaman karşılıklı saldırılar yaptılarsa da, uzun süre bir değişiklik olmadı. 1982 Mayıs’ında İranlıların büyük kuvvetlerle yaptıkları saldırılar karşısında, Irak kuvvetleri savaşın başından beri elde ettikleri bütün toprakları terk ederek, Irak sınırlarına dönmek zorunda kaldılar. 1983 yılı başında İran, ikinci bir büyük saldırı ile Irak topraklarından içeri girip, Bağdat-Basra yolunu kesmek istedi ise de o da bir şey yapamadı. Savaş böyle garip bir şekilde devam etmektedir.
Savaş her iki tarafın petrol kaynaklarında ağır tahribat meydana getirmiştir. Zira, her iki taraf da savaşın ilk gününden itibaren birbirlerinin petrol rafinelerini havadan bombardıman ettiler. 1981 yılı başında Irak’ın günde 3.1 milyon varil ve İran’ın da 1.4 milyon varil olan petrol üretimleri, her ikisi için 600.000 varile düşmüştü.

3.3. Savaş Karşısında Devletler:

Irak-İran savaşının neticesiz bir savaş haline gelmesinde, Amerika ve Sovyet Rusya’nın tarafsız tutum almaları ve taraflara silah vermemesi büyük rol oynamıştır. Sovyetler, her iki tarafı da gücendirmekten kaçınmıştır. Kendisine daha yakın olan Irak’a silah yardımı yapması, İran’ı Batı’nın kucağına atabilirdi. Amerika’nın ise Irak’la bir münasebeti yoktu ve Irak İsrail meselesinde sertlik taraftarlarından biri idi.
Arap ülkelerine gelince; Körfez Savaşı denen Irak-İran savaşı Arap Dünyası’ndaki bölünmeyi daha da keskinleştirmiştir. Basra Körfezi ülkeleri ve Suudi Arabistan, Irak-İran savaşı karşısında bir rahatlık duydular. Körfez ülkeleri her ne kadar Saddam Hüseyin’in Körfeze hakim olmak ve Arap liderliğini ele geçirmek hususundaki tasarılarını biliyor idiyseler de, Irak’ın İran’ı yenerek Şii tehlikesini bertaraf etmesi daha fazla çıkarlarına idi. Fakat Saddam Hüseyin’in hesapları yanlış çıkınca, bilhassa Suudi Arabistan Irak’a yardım etmeye başladı. O kadar ki, Irak’ın durumu 1982 yılında kötüleşmeye başlayınca, Suudi Arabistan İran’a, savaşı durdurması için 50 milyar dolar teklif etmiş, fakat İran 150 milyar dolar istemiştir.
Ürdün de Irak’ı destekleyenler arasında yer almıştır. Bu da Ürdün ile Suriye’nin münasebetlerini gerginleştirmiştir. Çünkü Suriye kesinlikle İran’ı desteklemiştir. Libya da Suriye’nin yanında yer almıştır.
Savaşın kazançlısı İsrail ile Mısır olmuştur. Zira Arap dünyasının bölünmesi ve bilhassa Irak’ın İran’la başının derde girmesi, İsrail için rahatlatıcı bir gelişme idi. Mısır da genellikle Irak’a sempati göstermiş ise de, bu bölünmelere aktif bir şekilde katılmamıştır. Buna karşılık, bu çatışmaların dışında kalan Mısır’ın tesiri ve prestiji artmıştır. Hem Suudi Arabistan ve hem de F.K.Ö. gizli gizli Mısır ile temasa geçmeye başlamışlardır. Irak-İran savaşı Humeyni ihtilalini desteklemiş olan F.K.Ö. için sıkıntılı bir durum yaratmıştır.
Nihayet, Irak-İran savaşı, Körfez ülkeleri için bir güvenlik meselesi de ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple 6 Körfez ülkesi (Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Umman) ile Suudi Arabistan arasında, uzun temas ve müzakerelerden sonra, 26 Mayıs 1981’de Körfez İşbirliği Konseyi kurulmuştur. Bu askeri veya siyasi bir ittifak değildi. Fakat icabında o istikamete de gidebilecekti.

3.4. Savaşı Durdurma Çabaları:

Daha ilk günden itibaren, bu savaşı durdurmak için, çeşitli çevrelerden çeşitli teşebbüsler yapılmış, fakat bunların hiçbiri netice vermemiştir. 23 Eylül 1980 günü Güvenlik Konseyi başkanı taraflara savaşı durdurma çağrısında bulunduğu gibi, Güvenlik Konseyi de 28 Eylül 1980 tarih ve 479 sayılı kararında aynı çağrıyı tekrarlamıştır. İran 24 Mayıs 1982’de Hurremşehir’i geri alıp da, savaşı Irak topraklarında devam ettireceğini söyleyince, Güvenlik Konseyi 12 Temmuz 1982 günlü ve 514 sayılı kararı alarak tarafların derhal ateş kesmelerini istemiştir. Bu istek Konseyin 4 Ekim 1982 günü ve 522 sayılı kararında bir kere daha tekrar edilmiştir.
Bunun yanında, B.M. Genel Sekreteri, İsveç’in eski başbakanlarından Olaf Palme’yi Irak ile İran arasında aracılık yapmakla görevlendirilmiştir. Palme, 1980 Kasım ayında, 1981 yılının Ocak, Şubat ve Haziran aylarında ve son olarak 1982 Şubat’ında Tahran ve Bağdat’ı ziyaret etti ise de bir netice alamadı. İran, Irak’ın işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi, tamirat borcu ödemesi ve Irak’ın şartı da İran’ın, Irak’ın Şat-ül Arap üzerindeki egemenliğini tanıması idi.
İslam Konferansı da ilk günden aracılık için harekete geçti. Pakistan Devlet Başkanı Ziya-ül Hak başkanlığında üç kişilik bir İslam Konferansı barış heyeti Tahran ve Bağdat’ı ziyaret etti. Bunlardan bir netice alınamayınca, 25-29 Ocak 1981’de Taif’de toplanan 3. İslam Zirve Konferansı, Pakistan, Bangladeş, Gambiya ve Gine devlet başkanları, Türkiye Başbakanı ve Malaysiya ve Senegal Dışişleri Bakanları ile Yasir Arafat ve İslam Konferansı Genel Sekreteri Habib Şatti’den kurulu bir Aracılık Komitesi teşkil etti. Bu komite, 28 Şubat – 1 Mart 1981’de, 1982 Mart’ında birçok defa, 1982 Nisan’ında, 1982 Haziran’ında ve son olarak da 1982 Ekim’inde, toplam dokuz defa, Tahran, Bağdat ve Cidde arasında mekik dokudu. Lakin bir uzlaşma sağlayamadı. Bunun yanında Arap Ligi’nin ricası üzerine Türkiye Başbakanı Bülent Ulusu da Ocak 1982’de aracılık teşebbüsünde bulundu. Ayrıca, F.K.Ö., Suriye ve Kuveyt, Küba lideri Castro da münferidi aracılık tekliflerinde bulundular.
Irak ve İran Bağlantısızlara dahil olduğu için, Bağlantısızlar da 1980 Ekim’inde, Küba, Hindistan, Pakistan, Zambiya, Malaysiya dışişleri bakanları ile F.K.Ö. temsilcisinden kurulu bir Arabuluculuk Komitesi teşkil ettiler. Bu komite 1981 Şubat’ında, 1981 Nisan’ında, Mayıs’ında ve Ağustos’unda ve nihayet 1982 Nisan’ında aracılık çabalarında bulundular. Onlar da bir netice alamadılar.
Hiçbir savaşta bu kadar çok arabuluculuk yapılmamıştır.
(ARMAOĞLU, Prof. Dr. Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Cilt 1-2 : 1914 1995), Alkım Yayınevi, sf. 773-780)

4. KİM KİMDİR?

Orta Doğu tarihine damgasını vuran Lübnan İç Savaşı, Ürdün İç Savaşı ve İran-Irak savaşlarında neler olup bittiğine baktık. Şimdi ise bu savaşlarda önemli rol oynayan birkaç önemli adamı tanıtmak istiyorum.
Bence bu insanların nereden gelip, nereye gittiğini, hayatlarında neler yaptıklarını, amaçlarının neler olduğunu öğrenirsek bu üç savaşı daha iyi anlayabiliriz.

4.1. Filistin Direnişinin Simgesi: Arafat

Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, yaşarken ‘efsane’ olabilmiş ender isimlerden biri. İsrail’e göre bir terörist, Filistin halkına göre ise Filistin’in kurucusu, lideri… Filistin direnişinin efsanevi lideri, genç yaşta başladığı özgürlük mücadelesini yaşamı boyunca sürdürdü.
Abluka altında yaşadığı dönemde bile İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un ‘kalıcı sürgün’ teklifine “Batı Şeria’yı terk etmektense, burada ölmeyi tercih ederim” diyecek kadar topraklarına bağlı kaldı. Hayatı boyunca bağımsız bir Filistin devleti için çabaladı. Gerek Arap dünyasında, gerekse uluslarararası arenada kendisine saygın bir yer edindi. Özellikle işgal altındaki Filistin topraklarında, halkın gözünde efsanevi bir lider haline geldi.
1974 yılında Filistin halkının temsilcisi olarak katıldığı BM Genel Kurulu’nda sarf ettiği “bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde de özgürlük savaşçısının silahı var. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin” sözlerinin üzerinden 30 yıl geçti, ancak bölgede hala kalıcı bir çözüm sağlanamadı. Asıl adı Abdurrahman Abdürauf El-Kudva olan Yaser Arafat, Arap dünyasında ‘kurucu’ anlamına gelen Abu Ammar takma adıyla da anılıyor.
24 ağustos 1929’ta zengin bir tüccarın yedi çocuğundan biri olarak Kahire’de dünyaya geldi.
Annesi anti-Siyonist hareketin öncülerinden Kudüs Baş müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’nin akrabasıydı. Annesi, o beş yaşındayken ölünce dört yıl boyunca Kudüs’te, dayısının yanında yaşadı. Ağlama duvarının yakınındaki evlerinde şiddet görüntüleriyle iç içe bir çocukluk geçirdi.
Hayatı boyunca kamuoyu önünde hiçbir zaman babasından söz etmeyen Arafat, babası 1952 yılında öldüğünde bile cenazesine katılmadı.
Ortaöğrenimini 1948 Arap-İsrail savaşının ardından göç ettikleri Gazze’de tamamlayan Arafat, Kahire Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okudu. Mühendislik okurken bir taraftan da askeri eğitim gördü ve Müslüman Kardeşler Örgütü ile ilişkisi oldu. Mısır ordusu saflarındaki Filistin birliğinde yer aldı. Aynı dönemde, Filistin Öğrenci Birliği’ni kurdu.
1959: El Fetih’in kurulması
1956 yılındaki Süveyş savaşında Mısır ordusunda subay olarak görev yapan Arafat, 10 Ekim 1959’da ise bütün hayatının akışını değiştirecek olan El Fetih’in kurucuları arasında yer aldı. El Fetih’in kurulmasından beş yıl sonra, gizli bir toplantıda silahlı mücadelenin başlatılmasından yana olduğunu açıkladı. Bu sürede Mısır’da mühendislik yaptı. Ardından da Kuveyt’e geçerek kendi işini kurdu.
1964: Filistin Kurtuluş Örgütü kuruluyor
Filistin mücadelesini Arafat’a bırakmamak isteyen Arap Birliği, Filistin Kurtuluşu Örgütü’nü (FKÖ) kurdu.
El Fetih, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden farklı olarak bağımsız karar alıyordu. Hiçbir ülkeye bağımlı değildi ve Filistin halkının hakları için silahlı devrimi öngörüyordu.
1965-68: Gerilla savaşı
1965 başında İsrail’e yönelik ilk askeri harekatı düzenleyen birliğe komuta eden Arafat, işgal altındaki Batı Şeria bölgesinde direnişi örgütlemeye çalıştı ve İsrail’e karşı gerilla savaşını yönetti. Bu yıl yapılan Arap-İsrail savaşının ardından iyice tanınır hale geldi.
Bu arada, Ürdün’deki FKÖ üssüne düzenlenen İsrail saldırısının ardından binlerce kişi örgüte katılmaya başladı.
4 Şubat 1969: FKÖ ele geçiriliyor
Arafat, Filistin’deki farklı grupları aynı çatı altında birleştiren Filistin Kurtuluş Örgütü’nü ele geçirdi ve örgütün yürütme kurulu başkanı oldu.
1970-71: Ürdün’den Lübnan’a 1967’deki savaşın ardından Ürdün’de mülteci konumuna düşen Filistinliler, Kral Hüseyin için tehdit oluşturmaya başladı. Bu nedenle, Filistinli gerillalar Ürdün’ü terk etmeye zorlandı. Bu dönemde tam bir disiplinsizlik içinde hareket eden gerillalar ile Ürdün arasındaki gerginlik ülkeyi iç savaşa sürükledi. Savaşta yaklaşık 40 bin kişi öldü. Filistin güçlerine komuta eden Arafat, bu süreçte dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron’dan kaçmak için sürekli hareket eden bir araçta yaşadı.
Sonunda, FKÖ’nün siyasal ve askeri merkezi Beyrut’a kaydırıldı.
1974: Barışçıl çözüm arayışı
Arafat, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na Filistin halkının yasal temsilcisi olarak katıldı. Filistin sorununa, silahlı mücadeleyle değil, barışçıl çözüm aradı.
Genel Kurul’da yaptığı tarihi konuşmada, “bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde de özgürlük savaşçısının silahı var. Zeytin dalının düşmesine izin vermeyin” der.
1982: FKÖ, Tunus’a taşınıyor
Filistinlilerin gelişiyle artan Müslüman nüfus, Lübnan’ın zaten karışık olan etnik yapısını etkiledi. 1975-76 döneminde, ülke iç savaşa sürüklendi ve savaş sonunda fiilen bölündü. 1982 yılında İsrail, başkent Beyrut’u kuşattı.
Arafat, bu zor dönemde diplomasiyle zaman kazandı ve Filistinli gerillaların kenti boşaltmasını sağladı. FKÖ’nün yeni merkezi Tunus oldu.
1983: El Fetih’te Arafat karşıtları
Suriye-FKÖ anlaşmazlığı yaşanınca Şam’dan sınır dışı edildi. Aynı yıl El Fetih içinde Arafat karşıtı isyan çıktı. Bu dönemde arasının açık olduğu Mısır ile tekrar ilişki kurdu. Filistin mücadelesine BM kararları çerçevesinde çözüm bulmaya çalıştı.
1985: Ürdün-Filistin konfederasyonu
Arafat, Ürdün Kralı Hüseyin ile birlikte İsrail ile barış görüşmelerine başlamayı kabul etti. FKÖ ise, bağımsız Filistin devleti, ardından da Ürdün-Filistin konfederasyonu oluşturulmasını öngören bu görüşmelere sıcak bakmadı ve planı reddetti.
1987-88: İntifa yıllarında yeni bir devlet
İşgal edilmiş topraklarda yaşayan Filistinlilerin, İsrail’e karşı başlattığı direniş (intifada) sürecinde, kasım 1988’de Cezayir’de Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. İsrail’in ‘var olma hakkı’nı tanıdıklarını, ancak teröre karşı olduklarını açıkladı. Bu açıklamayı izleyen birkaç saat içinde ABD, FKÖ’yü ‘Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak’ tanıdığını açıkladı.
Cenova’da yapılan bir BM toplantısında da, FKÖ’nün ‘terör’ü bıraktığını, Ortadoğu’daki tüm tarafların barış ve güvenlik içinde yaşadığı bir düzeni desteklediğini vurguladı.
1990: Körfez Savaşı’nda Saddam’ın yanında
Arafat, bu dönemde Kuveyt’i işgal eden Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in yanında saf tuttu. Bu tutum, Filistin’in körfezdeki zengin ülkelerin ekonomik desteğini yitirmesine yol açtı.
1991: Gizli evlilik
Yılın sonlarına doğru 28 yaşındaki sekreteri Süha Tavil ile gizlice evlendi. 1995 yılında Paris’te dünyaya gelen kızlarına annesinin adı olan ‘Zahva’ ismini verdi.
1993: Oslo Anlaşması
Körfez savaşı sonrası karışan Ortadoğu’ya ABD yönetimi el attı. Arafat, barış umuduyla gizli Oslo görüşmelerini yürütecek Filistinli heyeti oluşturdu. 13 eylülde Oslo’da İsrail ve FKÖ arasında uzlaşmaya varıldı.
Böylece, Arafat gizliliğe gerek duymadan doğduğu topraklara dönebildi.
1994: 26 yıl sonra Gazze ve Nobel Barış Ödülü
Arafat, o güne dek gizlice girebildiği Gazze’ye 26 yıl aranın ardından Filistin Devlet Başkanı olarak adım attı. Gazze’ye geldiğinde yere çöktü ve toprağı öptü. Bu tarihten sonra Filistin devletini kuracak nihai anlaşmayı sağlamaya çalıştı.
Aynı yıl, Oslo Anlaşması’na imza atan taraflardan biri olarak İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Şimon Peres ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.
1996: Başkanlık seçimi
Arafat, Filistin Devlet Başkanı seçildi.
2000: Camp David
1999 yılında Ehud Barak yönetimindeki İsrail’in taviz vermeyen politikaları nedeniyle ilişkiler iyice gerildi.
ABD Başkanı Bill Clinton öncülüğünde İsrail ve Filistin yönetimleri dokuz günlük Camp David zirvesine katıldı. Ancak görüşmeler sonuç vermedi.
Bu kritik dönemeçte, İsrail’deki Likud partisi lideri Şaron’un bin kişilik askerle birlikte Harem-i Şerif’i ziyaret etmesiyle İkinci İntifada da başlamış oldu.
2001: Abluka başlıyor
‘Çözümsüzlük süreci’nin sonunda, Batı Şeria’da bulunan Ramallah’taki karargahında yaklaşık üç yıl sürecek olan İsrail ablukası başladı.
2002: ‘Düşman’
Mart ayında İsrail kabinesi, Arafat’ı ‘düşman’ ilan etti.
Aynı yılın nisan ayında İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un ‘kalıcı sürgün’ önerisine ‘Batı Şeria’yı terk etmektense, burada ölmeyi tercih ederim” yanıtı verdi.
2004: Bir bağımsızlık savaşçısının ölümü
29 ekim tarihinde sağlık durumu kötüleşince Ramallah’taki karargahından çıkarılarak, Paris’teki Percy Askeri Eğitim Hastanesi’ne götürüldü.
Burada yaklaşık iki hafta tedavi gören Filistin lideri, 11 kasım sabahının ilk saatlerinde hayata gözlerini yumdu.
(SOĞUKDERE, Özlem, 9 Kasım 2004, http://www.cnnturk.com.tr/OZEL_DOSYALAR/haber_detay.asp?pid=454&haberid=49790 )

4.2. Hafız Esad (1930 – 2000)

Esad yoksul bir Alevi çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Çocukluğu maddi zorluklarla geçen her yoksul ailenin çocuğu gibi asker olmak istedi. 1955’te Hums Askeri Akademisi’nden pilot subay olarak mezun oldu ve 1958 yılında gece savaşı eğitimi görmek amacıyla SSCB’ye gönderildi. Yurduna döndükten sonra uzun yıllar orduya hizmet eden Esad, başarılarıyla hava filosu komutanlığına kadar yükseldi.
1961’de Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın başını çektiği Pan-Arap ütopyasını gerçekleştirmeye çalışan Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden Suriye’nin çekilmesine karşı çıkınca ordudan ihraç edildi. Ordudan ayrıldıktan sonra 16 yaşında üye olduğu Baas Partisi’nin askeri kanadında önemli görevler üstlendi.
Esad, 1966’da Baas Partisi’nin Suriye kolu içindeki radikal ve bağımsızlık yanlısı kanadın, barışçı kanadı devirmesinin ardından partideki hizmetlerinin karşılığında Savunma Bakanı oldu.
Filistinli gerillalarla Ürdün ordusu arasında çıkan Ürdün iç savaşında hangi tarafın tutulacağı tartışmaları ülkeyi böldüğü dönemden başarıyla sıyrılarak 13 Kasım 1970’te kansız bir darbeyle iktidarı ele aldı. Mart 1971’de yapılan halkoylaması ile de Suriye’nin Devlet Başkanı oldu ve bugün hayata gözlerini yumana kadar bu görevi sürdürdü.
Esad’ın, ülkeyi yönettiği dönem dünyanın kaynayan kazanı Ortadoğu’nun en hareketli yılları idi. Doğu komşusu Irak’ta iktidar ve kardeş parti Baas yöneticileriyle hiç bir zaman yıldızı barışmadı. 1973 Arap İsrail savaşında Mısır’ın yanında yer aldı ancak yenilgiyle çıktığı savaşın ardından Mısır ile de yolları ayrıldı.
Esad zamanla gelişen bölgedeki yalnızlığını dönemin süper gücü SSCB ile ilişkiye geçerek kapatmaya çalıştı. Bu destekle bölgede hatırı sayılır güçlerden biri haline gelen Esad yönetimi müttefikinin politikalarını destekledi. Bu paralelde en büyük icraatı Ortadoğu’da İsrail’e karşı direnişin sembolü haline gelen Filistin Kurtuluş Örgütü’ne destek vermek oldu.
Ürdün’den kovulduktan sonra İsrail’e karşı direnişi Lübnan’a sürdüren FKÖ bu kez de Lübnan’da sorun oldu. FKÖ bu kez de Lübnan’da üstünlüklerini kaybetmek istemeyen farklı gruplarla (Amerikan yanlısı Hıristiyan Falanjistler, Arap ülkeleri tarafından desteklenen Maruniler, İsrail yanlısı Hıristiyan milisler…) çatışmak zorunda kaldı ve Lübnan iç savaşı başladı. Bu dönemde Suriye FKÖ’yü destekliyordu. Esad yönetimi Ortadoğu’daki Arap direnişinin simgesi haline gelen FKÖ’yü güdümüne alarak Arap dünyasının liderliğine oynamak istiyordu. Lübnan’da çıkan iç savaşa müdahale kararı alan Esad 1976 yılında Lübnan’a girdi. Bu müdahaleye birçok Arap ülkesi karşı çıktı, çünkü bu müdahale ile Esad yönetimi liderlik yarışında öne geçebilirdi. İç savaşı sona erdirme bahanesiyle yapılan müdahale başlangıçta FKÖ yararına yorumlandıysa da FKÖ Suriye güdümüne girmeyi reddetti. O günden sonra FKÖ ile Suriye’nin yolları ayrıldı. FKÖ’den umudu kesen Suriye İsrail’e karşı direnişteki etkinliğini kaybetmemek için bölgede mücadele eden başka grupları desteklemeye başladı. 6 yıl süren Lübnan işgali İsrail’in 1982’de FKÖ’yü kökten yok etmek için Lübnan’a girmesiyle sona erdi.
Esad yönetimi bu kez de 1979 yılından beri anlaşamadığı Irak’la yeni sorunlar yaşamaya başladı. Sınır problemlerinde anlaşamadığı komşusunun kendi topraklarından geçen boru hattını kapattı. Irak’tan petrol alamayan Esad yönetimi bu kez de İran alternatifine yöneldi. Bu yıllarda Suriye İran’dan petrol ve SSCB’den aldığı ekonomik ve askeri yardımlarla güçlü bir dönem geçirdi. Ve bölgedeki en büyük düşmanı İsrail’e karşı katı bir tutumunu pekiştirdi. 1980 yılının sonlarına doğru Esad artık İsrail ve ABD’ye karşı sert tutumundan vazgeçerek daha ılımlı politikalar üretmeye başladı ve ülke içindeki tehditlere yöneldi. İlk olarak karşısına Mısır kaynaklı Müslüman Kardeşler Örgütü’nün muhalefeti çıktı. Bu örgüte karşı başlattığı hareket ülke çapında bir çok insanın ölmesine neden oldu. Bu hareketi ise dünya Şubat 1982’de Müslüman Kardeşler’in kalesi Hama kentini haritadan sildiği ve onbinlerce kişinin hayatını kaybettiği olayla duydu.
Esad 1984 yılında iktidarı için bu kez de kardeşi ile mücadele etmek zorunda kaldı. Ve kardeşinin darbe girişimi başarısız oldu. Tüm bu olaylarda insan hakları örgütleri Esad’ı şiddet kullanmakla ve baskı yapmakla suçladı.
Esad sıkı sıkıya sarıldığı iktidarını 19 yıl boyunca kimseye kaptırmadı. Son yıllarda dış dünyaya daha çok açılan Esad, ülkedeki özel girişimi de desteklemeye başlamıştı. Geçen yıl İsrail’le de barış görüşmelerine başlayan Esad ölümünden önce Ortadoğu barışına yakın politikalar üretiyordu. Esad kendisinden sonra iktidara geçmesini istediği büyük oğlunu yıllarca iyi bir eğitimle yetiştirmişti, ancak veliaht oğul bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu kazanın ardından Esad’ın umutsuzluğa kapıldığı ve bunalıma girdiği yorumları yapılıyordu. Akciğer kanserine yakalanan Esad’a CIA raporlarından alındığı iddia edilen verilere göre bir kaç ay ömür biçiliyordu. 2000 yılında da hayata gözlerini yumdu.
(http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=993, 22 Mayıs 2005 Pazar, 23:08:28)

4.3. Irak’ın Devrik Lideri: Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin yirmi yılı aşkın süre ‘devlet başkanı’ olarak Irak’ın kaderine hükmetti. Saddam liderliğinde Irak, komşusu İran’la uzun ve kanlı bir savaş yaşadı, diğer komşusu Kuveyt’i de işgal etti. Irak, Arap dünyasının pek çok üyesiyle de sorunlu ilişkiler yaşadı.
Saddam Hüseyin, sadece bölgesel dengelere ve komşularına yönelik bir ‘tehdit’ olmakla kalmadı. Kurduğu baskıcı yönetim mekanizmasıyla kendisine muhalefet eden herkesi acımasızca susturdu. Saddam, iktidarını korumak için gerektiğinde herkesi harcayabildi. Sürgünde yaşayan Iraklı eski bir diplomat Saddam’ın ‘yönetimi anlayışını’ şöyle tanımlıyor: “Saddam, Bağdat’taki koltuğunu korumak için tüm ülkeyi feda edebilecek bir diktatör.”
I. Körfez Savaşı’nın ardından uygulamaya konulan uluslararası ambargo nedeniyle Irak halkı yıllarca sefalet içinde yaşadı. Yetersiz beslenme, ilaç sıkıntısı ve kötü yaşam koşulları nedeniyle, başta çocuklar olmak üzere, Irak halkı ‘kırıldı’. Ambargonun kalkması için kendisinden istenilen koşulları yerine getirmemekte direnen Saddam, I. Körfez Savaşı’nı kendisinin kazandığını iddia ederek ‘Arap dünyasının yeni çağ kahramanı’ rolünü oynadı. Ancak II. Körfez Savaşı’nın ardından ortadan kayboldu.
1937 yılında Tikrit’te dünyaya gelen Saddam’ın siyasetle tanışıklığı ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi’ne katıldı. 1956 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Monarşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam’ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. 1963 yılında Baas Partisi iktidara gelince ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi ikisi erkek üçü kız beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.
1968 yılında yapılan darbe Saddam’ı da hapisten kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas’ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu’na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu. 1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak ‘perdeyi indirdi’. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir ‘imha’ kampanyası başlattı.
O tarihten bu yana Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, kentin tamamına yönelik ‘soykırım’ haline de dönüştü.
1980 yılında Saddam kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı’nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran’da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmekteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, ‘devrim ihracı’ politikasıyla’ tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılıyordu. Saddam işte bu tespite dayanarak İran’a savaş açtı. Hesapları, bu savaşta Batı’nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran’ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu. Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab’ı ele geçirdi.
Ama İran, Saddam’ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı.
Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı’ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt’e çevirdi. 2 Ağustos 1990 yılında Saddam’ın birlikleri Kuveyt’i işgal etti.
Kuveyt’in işgaliyle telaşlanan diğer Körfez ülkeleri Batı’ya iyice yanaştı. Suudi Arabistan toprakları çok uluslu güce açıldı. Saddam’ı geri çekilmeye ikna etmek için yürütülen çabalar da sonuçsuz kalınca, 17 Ocak’ta savaş başladı. Saddam’ın savaşı ‘bütün savaşların anası’ olarak niteledi ancak uluslararası güçlerin karşısında geri çekilmek zorunda kaldı ve Irak’ta ambargoların gölgesinde bir yaşam başladı.
Yıllarca süren ambargolar sırasında Saddam ve çevresindekiler konforlu hayatlarına devam ederken dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birinin üzerinde yaşayan Irak halkı, açlık ve sefalet içinde kaldı.
İkinci Körfez Savaşı’nın ardından Saddam, ailesi ve en yakın adamları ortadan kayboldu. Saddam’ın kurmayları bir bir yakalanırken, Saddam’ın zalimlikleriyle ünlenmiş oğulları Uday ve Kusay öldürüldü. Koalisyon güçleri, Saddam’ın doğum yeri olan Tikrit ve çevresinde aramalarını yoğunlaştırdı. Zaman zaman ortaya çıkan Saddam’ın hayatta olduğunu ve direnişi örgütlendiğini duyurduğu kasetleri ABD liderliğindeki güçlerde moral bozukluğuna yol açıyordu. Ancak 14 Aralık 2003 Cumartesi günü önce iddia olarak ortaya atılan “Saddam yakalandı” haberleri öğleden sonra sağlık kontrolünden geçirilirken çekilen görüntülerinin yayınlanmasıyla kesinleşmiş oldu. Şimdi en çok merak edilen konu bundan sonra Saddam’a ne olacağı.
(http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~3@tarih~2003-12-14-m@nvid~346851,00.asp, 31 Mayıs 2005 Salı, 20:18:36)

5. SONUÇ

Sonuç olarak bu üç savaş; yani Lübnan İç Savaşı, Ürdün İç Savaşı ve Iran-Irak Savaşı birbiriyle bağlantılıdır ve Orta Doğu tarihinde dönüm noktaları oluşturmuştur. Günümüzde bu savaşlar gerek sonuçlarıyla, gerek liderleriyle hala Orta Doğu’yu ve dünyayı etkilemektedir. Filistin direnişinin simgesi Arafat’ın Körfez Savaşı’nda Saddam’ın yanında yer alması da bu ülkelerin ve liderlerinin Orta Doğu düzenini ve dünya ekonomisini nasıl etkilediğinin kanıtı bence… Hala Orta Doğu’daki olaylar bitmemiştir ve uzun bir süre biteceğe de benzemiyor. Amerika Orta Doğu’ya barış, mutluluk ve demokrasi getireceğini iddia edip asker yolluyor. Halk ikiye bölünmüş durumda. Kimi demokrasi isterken, kimi de Amerika’nın düzenlerini değiştirmesini istemiyorlar. Din konusu gerek bu bahsettiğimiz savaşlarda, gerekse bugün hala Orta Doğu’da devam eden kaosta etkinliğini açıkça göstermekte… İsrail’in Yahudilerden oluşması, veya Irak’ın Müslümanlardan oluşması savaşları etkilediği gibi, Amerika’nın Hıristiyan olması kimi çevrelerde güvensizlik ve nefret duygusunu körüklüyor. Bana göre Orta Doğu’da uzun süren demokrasi, refah, barış olması için tıpkı bizde olduğu gibi din ile devlet işleri birbirinden ayrılmalıdır. Suç sadece Orta Doğu ülkelerinde de değildir. Artık tüm dünyada bu din ayrımcılığına son verilmelidir. Bir ülkenin demokratik olması veya olmaması din ayrımcılığının uluslar arası ilişkilerini etkilemesine engel oluşturmuyor. Olay zihniyette bitmektedir. Din ve mezhep konusunun yanı sıra, petrol sorununa da çözüm bulunması gereklidir. Yoksa Orta Doğu’daki sorunlar dünya politikasını ve ekonomisini etkilemeye devam edecektir.

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe