Mezarlık

Okan ile arkadaşları bir evde buluşacaklardı. Gündüz Erkin’in evinde buluşmaya karar vermişler ve Erkin evini onlara göstermişti. Gece buluşacaklardı ve sabahlayacaklardı. İskambil, okey, kızmabirader gibi oyunlar oynayacaklardı. Okan akşam hemen giysilerini giyip dışarı çıktı.

Erkin’in evi çok uzaktı, fakat yürüyerek gidilebiliyordu. Okan o yüzden hiç acele etmiyor, bir yandan yürüyor, bir yandan da etrafı seyrediyordu. Çok büyük bir mezarlık vardı; o kadar büyüktü ki ikiye bölünmüştü. Bir bölümünde camii ve müslümanların mezarlığı, diğer yanda da kilise ve hristiyanların mezarlığı vardı. Küçüklüğünden beri bu kısım çok garibine gidiyordu. Koca şehir gürültülü patırtılıydı fakat buralarda terk edilmiş evler ve mezarlıklar vardı. Okan burdan hep ürkerdi. Şimdi alıştığını zannediyordu fakat saatin geç olması aklına korku filmlerini ve Michael Jackson’ın “Thriller” klibini hatırlatıyordu. Gerçi bunlar çok komiğine giderdi fakat içine bir kurt düşmüştü. Tam o sırada bir çıtırtı duydu. “Herhalde fare gibi birşeydir” diye düşündü. Ardından bir uğultu duydu. “Uuuuuu…” diye bir bağırmaydı. “Dememiş miydim? Herhalde kurt gibi birşey” dedi. Halbuki fareyle kurtun ne alakası vardı? Gökyüzüne baktı. Dolunay vardı. Önüne gelen gri bulutlar ile çok korkunç görünüyordu.
Yavaş adımları hızlı adımlarMezarlika dönüşüvermişti. Fakat koca mezarlık bir türlü bitmek bilmiyordu. “Bu mezarlık en büyük mezarlık diye Guiness Rekorlar Kitabı’na girmeli” diye düşündü Okan… Mezarlığın sonuna koşar adımlarla yaklaşmaya başladı. Gözlerine inanamadı. Bir cenaze töreni düzenleniyordu. Siyah bir tabut vardı ve etrafını siyah giyinen insanlar pervane gibi çevrelemişti. Tabutu çukura koyuyorlar, bir yandan da ağlaşıyorlardı baştan aşağı siyah giyinen insanlar… “Ühü, ühü, hüngür” diye ağlayarak köylü kadınlarının “vah, vah, getti, getti” derken yaptıkları hareketleri yapıyorlardı. Okan beyninde soğukluklar hissetmeye başladı. Sanki beyni bir yandan donuyor, bir yandan da başından aşağı kaynar sular dökülüyordu. Çünkü bu insanlar çok garipti ve hiçbir cenaze gece vakti olmazdı bildiği kadarıyla… Artık hızlı adımları koşmaya dönüşmüştü. Arkasına döndü. Bir tanesi kırmızı gözleriyle Okan’a bakıyordu. Birden cadı gibi gülüşüyle Okan’a doğru koşmaya başladı. Okan artık bu koşusuyla koşu yarışlarına katılsa kesin birinci olacak düzeye gelmişti. Halbuki pek hızlı koşamazdı normalde… Sonunda kalabalık bir caddeye çıktı. Işıl ışıl cadde, insanlar, müzikler ona derin bir soluk aldırmıştı. Hatta gürültülü araba sesleri bile ona cennet bahçesinden bir ezgi gibi gelmişti. Fakat hala şoktan kurtulamamıştı. Ağlamak istiyordu. Fakat bu şok ağlatmıyordu bile… Bir süre geçtikten sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Hem yürüyor, hem de yanaklarından aşağı yaşlar akıyordu. “İnşallah kimse görmez” dedi. Bu erkeklik gururunu incitmişti. Fakat birden aklına Barış Manço’nun şu sözleri geldi:

Gözümde yaş görseler
Erkek ağlar mı derler
Gökler ağlıyor dostlar
Ben ağlamışım çok mu
Rağmet yağarken dostlar
Ben ıslanmışım çok mu

Doğru ya! Üstelik o insanlar onu tanıyorlar mıydı ki? Onu bir daha görecekler miydi? Görseler de hatırlayacaklar mıydı ki? Bunları düşünürken şoku bir nebze olsun geçmişti.
“Ben niçin dışarı çıktığımı da unuttum. Erkin’lerde buluşacaktık ya?” diye Erkin’lerin hemen cadde sonundaki evlerine gitti. Gene de şokundan izler vardı ve bu iz ömrünün sonuna dek sürecekti galiba. Sonunda Erkin’lerin evine vardı. Kapıyı çaldı. Kapıyı açtılar. Tüm grup toplanmıştı. Arkadaşı Ulaş konuştu.
ULAŞ- Sona kalan dona kalır. CD’ciye gidip bir korku filmi beğeneceksin.
OKAN- Nedenmiş o? Biz her zamanki gibi oyun oynamayacak mıydık?
ERKİN- Kahpe kader sen bana ne zaman güleceksin?
TAN (şarkıya devam eder)- Ah bir joker bu ele ne zaman vereceksin?
CAN- Saçmalamayın. Zaten ne zaman pis yedilide joker gelmese o şarkıyı söylüyorsunuz.
U- Neyse, biz Erkin’le sırf ikimiz varken dolunayı görünce korku filmi seyretmeye karar verdik.
E- Sonra da “en son gelen alsın” dedik.
AHMET- Hem de ışıkları ve perdeleri kapatacağız.
O- Haydaaaa! Oğlum zaten… Neyse, anlatsam da inanmazsınız ki…
E- Merak etme, anlatırsın. Zaten korkunç olaylardan da bahsedeceğiz. Çok zevkli olacak.
O- Zevkli mi?
C- Korku filmlerinden ve korkmaktan o kadar çok hoşlanıyoruz ki… Gece yarısı daha zevkli olur. Belki de ruh çağırırız.
Okan sinirlenmişti. Onlara bir ders vermenin zamanı gelmişti. Onları mezarlığa götürmeye karar verdi. Oraya bir daha gitmek istemiyordu fakat son gisişi korkunç bir geceye susamış arkadaşlarıyla olsundu bari…
O- Video seyretmek 80’lerde modaydı. Artık bu moda geçti. Şimdinin ve her anın modasını göstereceğim size… Gelin benimle…
T- Nereye?
O- Sürpriz…
Diğerleri ayakkabılarını giymeye başladılar. Okan içinden “Hem de ne sürpriz” diye düşündü.
Okan ve arkadaşları merdivenden indiler. Caddede yürürken arkadaşları meraktan çatlıyorlardı. Ara sıra “Okan, söyle de çatlatma”, “Nereye gidebiliriz ki?”, “Hadi ama” falan diyorlardı. Okan da “Göreceksiniz. Az kaldı” dedi. Bir süre sonra mezarlığa geldiler.
E- Niye buraya geldik? Bildiğimiz mezarlık işte…
C- Hatta burda dedem gömülü.
T- Burası hep ilgimi çekmiştir. Çok büyük bir yer ve iki dinden ölüler var. Klise ve camii aynı mezarlıkta…
E- Biliyoruz, biliyoruz.
U- Fakat biraz korkunç görünüyor.
O- Allah, Allah. Burada bir cenaze töreni vardı.
U- Gecenin bu saatinde? Saçmalama!
O- Hatta bir tane davetli benim üzerime uçtu. Yani onlar ha…
E- …yaletlerdi, değil mi? Sen onu benim külahıma anlat.
T- Korkmak istemiyor muydunuz? Tam orta kapıdan içeri girelim.
O- N’olur? Girmeyelim. Sadece burdan gösterecektim.
U- Girelim, girelim.
O- Evdeki hesap çarşıya uymadı.
Orta kapıya doğru ilerlediler. Çok büyük bir demir kapıydı. Erkin kapının açık olduğunu farketti. İçeri girdiler. Hepsi yavaş adımlar atıyorlardı ve korkuyorlardı. Yarasa sesleri baykuş seslerine, baykuş sesleri garip bir rüzgar sesine dönüşüyordu. Mezarlığın tam ortasına geldiler. Bir tarafta haçlar, diğer tarafta mermerler vardı. “Uuuuuu….” sesleri duyuldu. Ulaş “Hadi gidelim” dedi, Can buna “Korkma” diyerek cevap verdi. Erkin “Diyene bak” diye karşılık verdi. Derken bir sürü insan sesi duymaya başladılar. Sanki mezarların içinden çıkıyordu bu sesler… Hepsi çığlık atarak koşmaya başladılar. “Huuuu” diye önlerine bembeyaz, kocaman bir hayalet çıktı. Okan ve arkadaşları ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Korkudan donakalmışlardı. Renkleri bembeyaz kesilmişti. Geçen yaz tarlada çıkarttıkları heykeli andırıyordu suratları… Daha kaçmaya fırsat bulamadan gülme sesleriyle mezarların içinden diğerleri çıkmaya başladılar. Dört bir yandan beyaz hayaletler çıkıyor ve geliyordu. Okanların çevresini sarmışlardı. Hayaletlerin hepsi sustu. Artık sadece ağustos böceklerinin sesleri duyuluyordu. Hem ölüler, hem Okanlar put gibi durmuşlardı. Birbirlerine bakıyorlardı. Şirin, Casper şeklinde bir hayalet onlara yaklaştı. “Merhaba, ben Sevimli Hayalet. Sizinle arkadaş olmak istiyorum. Sizi bunlardan kurtarabilirim.” diye elini uzattı. Can inanmıştı. Küçük hayaletin elini tutarken diğerleri “Hayır, yapma Can!” diye bağırıyorlardı. Can onun elini tutunca küçük hayalet Casper’lıktan çıktı ve kocaman bir hayalet oldu. Eli enerji gibiydi. Cadı gibi gülmeye başladı. Hem gülüyor, hem de Can’ı gökyüzüne uçuruyordu. Can “Hayır, hayır, imdat!” diye bağırırken diğerleri paniklemişti. Öteki hayaletler de gülmeye başladılar. Geri kalanların üzerine gelip içlerine girdiler. Hepsi “Aaaa!” diye bağırarak göğe yükseliyorlardı. Kendilerine hakim olamıyorlardı, çünkü içlerine hayalet girmişti. Hayaletler onları bir pervane gibi gökyüzünde döndürüyorlardı. Aşağıdaki insanlara “Yardım edin, yardım edin!” diye bağırdılar. Aşağı baktıklarında kara bulutları gördüler. Üstelik fırtına da çıkmıştı Hiçkimse onları farkedemezdi. Okan etrafına baktı, arkadaşları yoktu. Derken hayalet Okan’ı bıraktı ve Okan düşmeye başladı. Kendini bir mezarın yumuşak toprağının üstünde buldu. Etrafta hayalet kalmamıştı ve kapı çok yakındı. Can havliyle ayağa kalktı fakat mezardan bir el çıktı. Kocaman bir eldi ve Okan’ı ayak bileğinden yakaladı. Dışarı çıkan ve Okan’ı başaşağı tutan ceset Arnold’dan daha yapılı, basketçilerden daha uzun ve bazı yerleri et, bazı yerleri de kemikti. Kollarıyla Okan’ı sarmaladı. Rüzgar toprağı açtı ve tabutun içine girdiler. Okan ne yapacağını şaşırmıştı. Kendini tutan bir cesetle tabutun içindeydi. Tabut açılmıyordu. Üzerine dökülen toprağı duyabiliyordu. “Pat, pat, pat” sesleri zaten karanlık olan tabutu daha da karanlık yapıyordu. Gözlerini kapadı. “Ölüyorum galiba” dedi çaresizce…
Etrafı bir ışık sarmıştı. Göz kapakları ağır ağır açıldı. “Ben geldim cennet” dedi. Fakat karşısındaki güneşti. Hızla yerinden fırladı. Mezarın içinde değil, üstündeydi. Etrafındaki mezarlarda arkadaşları uyuyordu. Onları kaldırdı “Hadi, hadi. Kalkın” diye. Onlar “Yaşıyorum”, “Ölmemişim”, “Burası tabut değil”, “İnanamıyorum” gibi sözler söyleyerek yerlerinden fırladılar. Sessince birbirlerinin suratına baktılar. Bitkin bir şekilde, masumca gülümsediler. Başka söze gerek yoktu. Vedalaşarak evlerinin yolunu tuttular. O gece yataklarında uyuyup dinlenecekler; ertesi gece de sadece oyun oynayıp müzik dinleyeceklerdi…

YAZILIŞ TARİHİ: 02.08.1999-03.08.1999
© Turgay Suat Tarcan

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe