Sivrisinekler

Akşam olmuştu. Özlem ve arkadaşları konuşuyorlardı. Laf lafı açıyor ve değişik değişik konular ard arda geliyordu. Konu hayvanlara geldi. Her hayvanın bir yararı olduğuna karar verdiler. Fakat deminden beri onları ısıran ve kulaklarına iğrenç ötüşleriyle çarpan sivrisineklerin ne yararı vardı? Allah’ın gücüne gitmesin, fakat her tarafa yüzlerce dağılan bu iğrenç yaratıklardan herkes gibi onlar da bıkmıştı. Karıncayı ezemeyen birçok insan onlara vahşice işkence etmek, öldürmek istiyorlardır herhalde. Sonra başka konulara geçildi.

Saat çok geç olmuştu. Özlem ve arkadaşlarının uykuları gelmişti. Hepsi evlerine dağıldılar. %99 aileleri uyumuştu. Yazlık evler en az iki katlı olduğundan dolayı anahtar sesi yukardaki yatak odalarına gitmeyecekti Allah’tan… Özlem de diğerleri gibi evine gitti. Tam elini cebine soktu ki anahtarının olmadığını farketti. Arkadaşı Deniz bahçe komşusuydu. O sırada Deniz eve giriyordu.
ÖZLEM- Deniz, anahtarımı almamışım.
DENİZ- Kapıyı çal o zaman…
Ö- İyi de annemler şimdi uyuyordur. Uyandıramam.
D- İyi, bize gel öyleyse…
Deniz, odasındaki çekyatı açtı ve yatak hazırladı. Özlem “Ne hamaratmışsın be; kız seni alan yaşadı” dedi; gülüştüler. Nerdeyse sabah olacaktı. Hemen yattılar. Fakat Özlem sivrisineklerden uyuyamıyordu. Ne güzel, Deniz’in cibinliği vardı. “Keşke odamda olsaydım” dedi kendi kendine… Çünkü odasında onun da cibinliği vardı. Sivrisineklere “Beni yiyin bitirin, ama yeter ki kulağıma gelmeyin. Ona bile razıyım” dedi. Sonra da pikeyi üzerine çekti hava sıcak olmasına rağmen…
Sabah “Hadi Özlem, uyan” dedi Deniz. “Annenler merak etmişler seni görmeyince”… Özlem aşağıya indi.
DENİZ- Fatma Teyze, Özlem bizd4228zx5xte kahvaltı edebilir mi?
FATMA HANIM- Olmaz, zaten çok meraklandık Özlem nerde diye…
D- (fısıldayarak) Ne alaka, ne alaka!
ÖZLEM- Anne, ne yapayım? Anahtarım yoktu.
F- Kapıyı çalsaydın ya kızım…
D- Dedim ya sizi uyandırmak istemedi diye…
F- Hadi tamam. Ama yarın da sen bize kahvaltıya gel. Tamam mı?
D- Olur.
Fatma Hanım “Ne olacak ki onlarda kahvaltı edince” diyerek içeri girdi.
Deniz’le Özlem bir yandan kahvaltı ediyor, bir yandan da konuşuyorlardı.
DENİZ- Valla kendimi yatağa atar atmaz uyudum.
ÖZLEM- Ben uyuyamadım. Hanımefendi, sizin cibinliğiniz vardı. Tüm sivrisinekler benim kulağıma ötsün, siz orda ohh…
D- Ne yapabilirdim ki? Kızım, sana dedik o kadar “Zile bas” diye…
Ö- Tamam, şaka yaptım zaten.
Sonra Özlem eve gidip bikinisini giydi. Denize gittiler. Kumsalda güneşleniyorlardı.
D- Özlem, vücudun sivrisinek ısırıkları içinde.
Ö- Sorma ya, pijamamım içine bile girmişler. Herkesin başına gelir. Deminden beri kaşınıyorum zaten…
Kumsaldan ayrıldıktan sonra marketten sivrisinek ilaçları ve vücuda sürülünce sivrisineklerin gelmediği söylenen spreyden aldılar. Gece iskambil oynayacaklardı arkadaşlarla…
Akşam toplandılar. Spreyleri üzerlerine sıktılar. Dost kazığı, pis yedili, Papaz kaçtı, pişti falan oynuyorlardı. Mehmet “Ya bu kartlarda bile sinek var” dedi. “Allah’tan sesleri yok ve ısırmıyorlar”. Hepsi güldü.
Nazlı “Bu spreyler de bir işe yaramıyor ki… Isıramıyorlar bir süre belki ama sesleri yetiyor.” dedi. “Ayy, gene kulağıma geldiler. Hırrrr”. KENAN- Ya dün ben uyumak istemedim. Daha doğrusu uyku tutmamıştı. Balkonda oturdum sabaha kadar. İnanır mısınız, sivrisinekler gündüzleri kayboluyor ya? Hepsi grup halinde gittiler.
ÖZLEM- Saçmalama. Tabii ki b_k çukurlarına falan gidiyorlar. Vidanjör boruyla çekecekken görmüştüm. Orda duruyorlardı geberesiceler. Onları ilaçlayasım geldi.
DENİZ- Olsun kızım, bende filozofluk kanı vardır. Bir filozof incirlerin neden bal koktuğunu araştırmaya gidecekken hizmetçisi “Onları bal kavanozuna koymuştum” demiş. Fakat gene de araştırmış. (Deniz bir incir atar ağzına) KENAN- Hay Allahım.
Akşam oldu. Biraz uyudular. Günün ilk ışıkları gelmeden saat sesiyle kalktılar. Tabii ki sivrisinekleri gözlemlemek içindi bu… Kapıyı da açtılar. Kenan haklıydı. Hep birlikte gidiyorlardı. Sadece bir tanesi kalmıştı. Özlem onu eliyle öldürdü. Hep birlikte çıktılar. Sivrisinekleri takip ediyorlardı. Bazıları lağıma girdiler. Fakat diğer grup arttıkça artıyordu. Birkaç tane de büyük sivrilerden vardı. Allah’tan onlara az rastlıyorlardı normal günlerde… Gün aydınlanmaya başlamıştı. Bu vampir ruhlu, geceleri çıkan, gündüzleri kaybolan yaratıklar acaba nereye gidiyorlardı? Ve işte sorularının cevabı: bir mağara…
Özlem ve arkadaşları önce mağaranın içine baktılar. Hiç bu kadar korkutucu bir manzara görmemişlerdi. Belki milyonlarca sivri kanları sırayla bardağa boşaltıyorlardı ve… Aman Allahım, tahta oturmuş, iki insan büyüklüğünde bir sivri onu içiyordu. Özlem’in arkadaşları “Gidelim” dediler. Özlem’in aklına ise okuduğu bir kitap gelmişti. Kitabın sonunda “Bu yazılanlar gerçek değildir diyoruz. Ama kimbilir? Belki yalan söylüyoruzdur.” diye yazıyordu. Özlem’in donuk ve düşünceli duruşunu arkadaşları hayretler içerisinde izlediler. Deniz “Özlem, çıldırma. Bizi görecekler. Hadi gel!” diye kolundan çekti. Özlem ise “Bunun peşini bırakmamalıyız” dedi.
MEHMET- Çıldırdın mı? İçeri girersek bizim kanımızı bitirip bizi paçavra gibi atarlar.
ÖZLEM- Şimdilik girmeyeceğiz.
KENAN- Eeee?
Ö- Bir kitap okumuştum.
NAZLI- Ne tesadüf! Ben de bir kitap okumuştum.
Ö- Saçmalamayın da beni dinleyin. O kitapta yeşil canavarlar vardı. Öykü tıpkı sivrilerin öyküsüne benziyordu. İki farkla… Onların dış görünüşleri ve kahramanlar, yani biz… Fakat sonları benzeyecek.
K- Sonları mı? Nasıl?
Ö- Siz onu bana bırakın. Arıcıların kullandığı koruma kıyafet ve başlıklardan bulmamız lazım.
DENİZ- İnsanı çatlatma da ne yapacağımızı söyle!
Ö- Onlardan kurtulmak için liderlerini öldürmemiz gerektiğini söylesem…
M- O devi mi?
Ö- Aynen üstüne bastın.
N- Ama nasıl?
Ö- Tabii ki aşırı dozda ilaçla…
D- Öyleyse arı koruyucularına gerek yok. Nasıl olsa geceleyin dağılacaklar. Gece gideriz.
Ö- Fakat yanında bu kadar olmasa da bayağı sivri olur.
K- Ben varım!
D- Ben de!
N- Beni unutmayın…
M- Öyleyse ne duruyoruz? Yihuuu!..
Hepsi ellerini üst üste koydular. Sonra oradan uzaklaştılar.
Ertesi günü arı kovanlarından bal alınan yere gittiler. Onlara nasıl bal alındığını izlemeleri için koruyucu giysi verdi adamlar… Kovanları adamlar tepsi gibi çıkarıyorlardı. Zaten dışarda arılar vardı; içinden de bir yığın arı çıkıyordu. Sonra adamlar bir güzel balı süzüyorlardı. İzledikten sonra biraz bal ve ödünç olarak giysileri aldılar. Arıcılar neden onları aldıklarına bir anlam veremediler. Hele Nazlı’nın “Bir de kulak tıkayıcısı verir misiniz? Ha, ha, ha!” lafından sonra iyice meraklanmışlardı.
Sonra hep birlikte ilaççı aramaya koyuldular. Ama nerede olabilirdi ki? Çaresiz kalmışlardı. Birden bir çöp kovasının üzerinde bir ilan gördüler: “Böcek İlaçlama Servisi”… Paralarını birleştirip büyük bir fısfıs ve ilaç aldılar. Biraz da borçlandılar. Yeterli paraları olmadığından sadece bir tane alabilmişlerdi. İyi de bunu kim takacaktı? Mehmet’e giydirmeye karar verdiler.
Zaman kaybetmemeleri gerekiyordu. Akşam yaklaşmıştı. Hepsi koruyucu elbiselerini giydiler. Mehmet extradan ilacı sırtına takmıştı. Kenan “Aynen Hayalet Avcıları’na benzemişsin!” diye espri yaptı. Hepsi güldü.
O mağaraya gittiler. Hiçkimsecikler yoktu. Kenan’ın “Ah!” deyişlerini duydular. İki insan büyüklüğündeki kral sivri onu yakalamıştı. Kenan onun kollarında çırpınıyordu.
ÖZLEM- Bırak onu!
KRAL- Niye bırakacakmışım?
Ö- Senin o iğrenç kollarında durmasını istemiyorum.
KR- Öyle mi? O zaman midemde dursun.
Dev sivri Kenan’ı midesine indirdi. Deniz ve Nazlı çığlık atarak kaçtılar. Mehmet geri adımlar atıyordu.
Ö- Mehmet, Kenan onun midesindeyken gitmeyeceksin herhalde…
MEHMET- Özlem, gidelim! Bu bizi de yer.
Birden bir sürü sivri o iğrenç sesleriyle geldi.
M- Eyvah, ben gidiyorum!
Ö- Şu sırtındakini ver bari!
Mehmet tam ilacı uzatırken sivrilerin ona doğru yaklaştıklarını farketti. İlacı yere bırakıp koşmaya başladı. Fakat sivriler onun etrafını sardı ve onu uçurmaya başladılar. Lider sivrinin kollarına bırakıp gittiler.
Ö- Bari onu bırak!
KR- Mideme mi?
Lider onu da midesine indirdi. Midesine indirince daha da büyüdü. Özlem’e doğru yaklaştı. Özlem ilacı kaptığı gibi püskürtmeye başladı. Ölmeye başlayan küçük sivri misali sesi daha da inceliyordu. Diğer sivriler kralın imdadına yetişti. Fakat onlar Özlem’e konmaktan başka birşey yapamıyorlardı. Özlem ilaç bitene kadar sıkıyordu. Kral lider dayanamadı. Yere düştü ve son kımıldamalarını yaptı. Özlem biraz bekledi. Sonunda bütün sivriler pof pof diye yok olmaya başladılar. Çünkü onlar liderlerine bağlıydı ve o ölünce onların da varlığının sönmesi gerekiyordu. Özlem “Bu düşündüğümden de kolay oldu, pis yaratık!” diye bağırdı. O insanlığın kahramanıydı artık. Fakat daha işi bitmemişti. Kenan ve Mehmet’i çıkarması gerekiyordu. Cebinden bir çakı çıkarttı. Yavaş yavaş lider sivriyi kesiyor, kestikçe de çıtırt diye sesler ve kanlar çıkıyordu. Dikkatli kesmesi gerekirdi, çünkü Kenan ve Mehmet’e zarar vermemeliydi. Sonunda beden oymamaya başladı. Bu bir çırpınıştı. Sonunda biri çıktı. Fakat bu ne Kenan’a, ne de Mehmet’e benziyordu. Bulaşan kanlardan da belli olmuyordu ki… Bu da o ve arkadaşlarının yaşındaydı, yani 19’du fakat onu tanımıyordu. Sonra Kenan ve Mehmet de çıktı. Özlem’in şaşkın bakışlarına cevap verdiler. “Bu 1872 doğumlu fakat bizim yaşımızdayken mağaraya girmiş ve mideye inmiş” dedi Kenan. Mehmet de “Biz üç kader insanıyız anlayacağın. Koskoca dünyada buralara yerleşiyor ama sadece üçümüzü yiyor” dedi. “108 yıldan beri burda yalnızdım. Sene 1999’muş. Bu kadar zaman geçtiğini anlamamıştım. Midede zaman kavramı daha değişikti herhalde… Kısaca olanları anlattılar. Atatürk’ü falan… Benim adım Abdülaziz. Tanıştığıma memnun oldum.” dedi çocuk… Özlem “Oooo, muhabbeti koyulaştırmışsınız içerde. Bari biraz daha bıraksaydım. Sohbetinizi böldüm. Bir yaşıma daha girdim” diye güldü. Mehmet, Kenan ve Abdülaziz de güldüler. Fakat bir yandan da ağlıyorlardı. Dördü birbirine sarılarak oradan uzaklaştılar. Dışarda Deniz ve Nazlı bekliyorlardı. Herşeyi anlattılar. Sonra onlar da Özlem’lere katıldılar ve Özlem’in evine gittiler. Özlem’in annesi ve babası gelmeden yıkandılar. Fatma Hanım ve kocası geldiğinde Özlem ve arkadaşlarının yüzlerindeki ifadeye ve tarih kitaplarındaki gibi giyinen Abdülaziz’e bir anlam veremediler. Tüm insanlık da sivrilerin soyunun neden tükendiğine…

YAZILIŞ TARİHİ: 06.07.1999 – 18.07.1999
© Turgay Suat Tarcan

Yorumlar



Popüler Yazılar
Facebook Tavsiyeler
Son Tweetler
Bumerang - Yazarkafe